Başta S. Mübarek Erol'un olduğu Semerkand Vakfı yöneticilerinin Hindistan temasları yazı dizisinin 3. bölümünde...
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabr-i şeriflerine ziyaret...
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunlarını ziyaret...
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin 3. oğlu Muhammed Masum (k.s) hazretleri ve onun oğlu olan Muhammed Seyfeddin'in (k.s) türbelerini ziyaret...
İmam-ı Rabbânî (k.s) dergahı ve cami ziyareti...
Külliye ve medrese ziyaretleri...
Yazı dizisinin 3. bölümünde!
İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Şeyh Ahmed Faruk Serhendî'yi Ziyaret (k.s)
Semerkand Vakfı temsilcileri ziyaretlerinin ikinci gününde Serhend'e geçerek, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve âlim, ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslâm'ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, müceddid, müctehid ve İslâm âlimlerinin gözbebeği, Silsile-i aliyyenin yirmi üçüncüsü olan İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ettiler.
63 yaşında vefat eden İmam-ı Rabbânî, Serhend'de evinin yanında defnedilmiş olup daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırmıştır.
Etrafında camisi, medresesi ve evlatlarının kabirlerinin bulunduğu Türbe-i Şerif'te ilk olarak İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabirleri ziyaret edildi. Ziyarette İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunlarından olan Muhammed Sadık da hazır bulundu. Burada S. Mübarek Erol ile Muhammed Sadık bir süre sohbet ettiler. S. Mübarek Erol ve beraberindeki Semerkand Vakfı yöneticilerini burada görmekten çok mutlu olduğunu belirten Muhammed Sadık, heyete 'Hoş geldiniz' dedi. Daha önce Türkiye'ye geldiğini, Türkiye'de İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) yolundan giden büyük zatların bulunduğunu bildiğini belirten Muhammed Sadık, bundan dolayı çok memnun olduklarını ifade etti. İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) yaktığı ışığın Türkiye'de çok büyük teveccüh görmesi, onun yolundan giden büyük insanların ve vakıfların olmasından dolayı Allah'a şükrediyoruz, dedi.
Semerkand Vakfı yöneticileri buradan, halen irşad vazifesi yürütülen İmam-ı Rabbânî (k.s) dergahında bulunan İmam-ı Rabbânî (k.s) Camisi'ni de ziyaret ettiler. Daha sonra İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin 3. Oğlu Muhammed Masum (k.s) hazretleri ve onun oğlu olan Muhammed Seyfeddin'in (k.s) türbelerini ziyaret ettiler. Aynı dergahta bulunan bu türbeleri yaptıran dönemin Afganistan padişahı Şah-ı Zaman'ın mezarı da ziyaret edildi.
Daha sonra İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin yaşayan torunları olan ve irşadı halen devam ettiren Muhammed Sadık ve Muhammed Zübeyir ziyaret edildi. S. Mübarek Erol ve beraberindeki Semerkand Vakfı yöneticilerini çok sıcak karşılayan İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) torunları, Türkiye'ye birkaç kez geldiklerini ve başta dedelerine olmak üzere kendilerine gösterilen sevgiden dolayı da çok memnun olduklarını belirttiler.
İmam-ı Rabbânî (k.s) Dergahı yetkilileri ile Semerkand Vakfı yöneticileri arasında burada bulunan külliye, medrese için neler yapılabileceği, Türkiye'den ne gibi istekleri olduğu konuşuldu. Semerkand Vakfı yöneticileri, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunlarını ve yetkilileri Türkiye'ye davet ettiler.
Karşılıklı görüşmelerin ardından S. Mübarek Erol ve beraberindeki yöneticiler son bir kez daha İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabri şeriflerini ziyaret ederek dergahtan ayrıldılar.

İMAM-I RABBÂNÎ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNÎ ŞEYH AHMED-İ FARÛKÎ SERHENDÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM
1563 yılında Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbânî ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbânî, Rabbânî âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil âlim demektir. Hicrî ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sânî, ahkâm-ı İslâmiyye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in (r.a) soyundan olduğu için, Farûkî nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendî denilmiştir.

Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmam-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Farûkî Serhendî'dir.
Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi, din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı.
Tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerim'i ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlânâ Kemaleddin Keşmirî'den (k.s) ilim öğrendi. Mevlânâ Kemaleddin (k.s) meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkutî'nin (k.s) de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmirî'den (k.s) okudu.
Kadı Behlul-i Bedahşanî'den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadirî ve Çeştî büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.
Bu sırada; Risaletü't-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbatü'n-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesâhatı ve belâgatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend'den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmirî (k.s) ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmirî (k.s), onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi. "Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliplerin onun bir bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir." dedi.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, daha önce mübarek babasından da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; "Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?" diyerek Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeple ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerini tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend'e dönmesi emredildi. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend'e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: "Kalplere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Taliplerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım."
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavî Tefsiri, Sahih-i Buhârî, Mişkat-i Mesabih, Avarifü'l-Me'arif, Usûl-i Pezdevî, Hidaye ve Şerh-i Mevâkıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Hz. Muhammed'in (s.a.v) dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve veli yetiştiriyordu.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bir müddet Serhend'de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocasını ziyaret için Delhi'ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocasına yapılması mümkün olmayan bir edeple davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Hace Hüsameddin Ahmed'den (k.s) işittim. Hocam İmam-ı Rabbânî'yi (k.s) methedip övdükten sonra; "Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu" buyurdu.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerine hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cemiyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber efendimizin (s.a.v) zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah efendimiz (s.a.v) zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu."
İmam-ı Rabbânî (k.s)hazretleri, hocası Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi'den Serhend'e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor'a gitti. Lahor şehrinde herkes, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir (k.s), Hace Muhammed (k.s), Mevlana Esgar Ahmed (k.s) ve Mevlana Ravh Hüseyin (k.s) gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri Lahor'da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin Lahor'daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin vefat haberi geldi. Kalplerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi'ye gidip mübarek kabrini ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalplerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerine gösterdikleri gibi, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip ona bağlandılar.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Serhend'e döndükten sonra, Kadirî tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadirî'nin (k.s) ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal'in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender (k.s), Kehtel'den gelip, Şah Kemal'in (k.s) bereketli hırkasını İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin mübarek omzuna koydu. İmam-ı Rabbânî (k.s) gözlerini açınca, Şah İskender'i (k.s) gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: "Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal'i (k.s) görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu." İmam-ı Rabbânî (k.s), o hırkayı giyip kendi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: "Hazret-i Şah Kemal'in (k.s) hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylanî'yi (k.s), Hazret-i Şah Kemal'e (k.s) kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbânî Abdülkadir-i Geylani (k.s) kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; "Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor." diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, Hace-i cihan Hace Abdülhalık-ı Gucdüvanî'den (k.s) hocam Hace Bakibillah'a (k.s) kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; "Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti" dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; "Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir." dediler.

Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum." İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslâm âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamber efendimizin (s.a.v) vefatından bin sene sonra da İslâm düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allah teâlâ (c.c) kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbânî (k.s) gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, birçok kalpten bâtılı kaldırdı. Bu yüce imamın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allah teâlâ (c.c) onu, Peygamber efendimizden (s.a.v) bin sene sonra, İslâm'ı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid'atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar.
Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fadılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasetlerini daha da artırdı. İmamı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdâdî, Bayezid-i Bistamî gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücûdu inkâr ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri imamdan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; "Meşayih-i izamı inkâr ediyor, Allah teâlânın (c.c) marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor." dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.

O zamanın sultanı Selim Cihangir Han'ın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehl-i sünnet düşmanı idiler. Halbuki İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Ashab-ı kiram düşmanlarını reddetmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbânî (k.s) bu risalesini Buhara'da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Han'a yollamıştı. "Bunu İran'da, Şah Abbas-ı Safevî'ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur." demişti. Kabul etmedi. Harp oldu. Abdullah Han, Herat'ı ve Horasan'daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safevîler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan'daki bozuk fırkalar, Ashab-ı kiram düşmanları el ele verdiler. Sultana gidip İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikâyet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihan'ı gönderip, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) üstünlüğünü biliyordu. "Babama secde edersen seni kurtarabilirim." deyince, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi.
Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.

Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; "Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir" diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi'ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; "Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir" buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tövbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile Müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkâr tövbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu.
İmam-ı Rabbani hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbânî (k.s)hazretleri önceleri; "Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim" buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; "Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak" buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.
Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fâsık ve fâcir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek salih Müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalpleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.

Zamanının âlimleri, imam-ı Rabbani hazretlerine Sıla ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü o, tasavvufun İslâmiyet'ten ayrı bir şey olmadığını İslâmiyet'e uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkam-ı İslâmiyye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; "Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer" buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, İmam-ı Suyûtî'nin Cem'ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; "Beni iki derya arasında "Sıla" yapan Allah Teâlâ'ya (c.c) hamd olsun" diye dua etmiştir. Ashabı, talebeleri ve sevenleri arasında "Sıla" ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen "Sıla" ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Müceddid-i elf-i sânîdir. Yani hicrî ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber efendimizden (s.a.v) sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid'atleri temizleyip, asr-ı saadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri yapmıştır.
Bütün İslâm âlimleri, bu zatın İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden (s.a.v) tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resûlullah'ın nurları ile aydınlattı. Bid'atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan'da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, Müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslâmiyet'e karşı olanlar da bunu fırsat bilip, Müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslâmiyet'in hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, Müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalplerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid'atlerden temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, Peygamberimizin (s.a.v) hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sânî) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkutî'dir (k.s). O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methedip övmüşlerdir.

Hace Muhammed Bakibillah'ın (k.s) talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan (k.s) diyor ki: "İmam-ı Rabbânî'ye (k.s) tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; "Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor." dedim. Hocam sert bir sesle; "Sen, Ahmed'i ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir." buyurdu.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Bir gün Hazret-i İmamın huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. "Bunun sebebi nedir?" dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve ovaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: "Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki o nokta Kur'ân-ı Kerim'in harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmayı doğru görmedim ve edep dışı buldum. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebi terk etmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim."
Bir gün, hâfızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur'ân-ı Kerim okumaya başladı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bu durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerim okumakta olan hâfızdan yüksekte oturmazdı."
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. "Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeyi mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır." buyururdu.
Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s) şöyle anlatmıştır:
"Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki: "Hazret-i Ali'ye (k.v) karşı savaşanları, hele Hazret-i Muaviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat'ını okuyordum. Okuduğum yerde; "İmam-ı Enes bin Malik (r.a) buyurdu ki: "Hazret-i Muaviye'yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebu Bekir'i (r.a) ve Hazret-i Ömer'i (r.a) sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır." yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektubat'ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum.
Rüyamda, senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir halde yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti; "Ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resûlullah efendimizin (s.a.v) ashabını sevmediğin için, aldandığını ondan işit." buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zat oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu.
Biraz sonra senin o yüksek üstadın İmam-ı Rabbânî (k.s) kalktı. Beni çağırdı. "Bu oturan zat, Hazret-i Ali'dir (r.a). İyi dinle! Bak ne buyuruyor?" dedi. Yanlarına gidip, selam verdim. "Sakın, sakın! Resûlullah efendimizin (s.a.v) ashabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, asla kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!" dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek; "Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!" buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; "Bunun gönlü daha temizlenmedi. İyi bir tokat vur!" dedi. Şeyh hazretleri, kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince, kendi kendime; "Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim!" dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka hale soktu. Kalbimde Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan İmam-ı Rabbânî'ye ve onun yazdıklarındaki marifete inancım iyice arttı."
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri 1615 senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; "Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler." buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber efendimize (s.a.v) tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekir'e (r.a), Hazret-i Ömer'e (r.a) ve Hazret-i Ali'ye (k.v) de uymuş oluyordu.
1623 senesinde Ecmir'de iken; "Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeye başladı" buyurdu. Serhend'de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; "Ömrümüzün sona ermesi yakındır" buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: "Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icap ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeye başladı."
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri Ecmir seferinden Serhend'e dönünce, artık evinde inzivaya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cuma namazı hariç, evden dışarı çıkmadı. Nur ve esrar menbaı olan hususi odasına; Muhammed Haşim-i Keşmi'den (k.s), yüksek oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hariç, başkalarının girmesi çok nadir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; "Şeyhü'l-İslâm'ın (Ebu Ali Dekkak'ın) meşrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadı." sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
"İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzuruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. "Birkaç gün dur!" buyurdu. Sonra tekrar arz edip; "Hemen gidip, döneceğim." dedim. "Birkaç gün sabret!" buyurdu. Fakat "Gidip en kısa zamanda huzurunuza döneceğim." deyince, izin verdi ve: "Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?" mısrasını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefat etti.
Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; "Bütün bu hayratlar, belaların giderilmesi için midir?" diye sordu. Buyurdu ki: "Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:
"Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucak açayım, Bu devletin, bu nimetin sevinçlerini saçayım."
Muharrem ayının on ikinci günü buyurdu ki: "Bana bu dünyadan öbür dünyaya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezarımı da gösterdiler." Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tazelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Said bir gün, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevabında; "Allah Teâlâ'ya (c.c) kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum." buyurdu. Yine oğlu; "Allah Teâlâ (c.c), bu işi, bu dünyada çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Madem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz" diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: "Muhammed Said! Allah Teâlâ'nın (c.c) gayretine dokunuyorsun." Oğlu; "Kendi hâlime üzülüyorum" dedi ve gayet samimi bir beyanla, dert ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; "Ey gönlümün süruru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsizlik ve acımasızlık nedendir?" diye arz etti. Bunun üzerine; "Allah Teâlâ (c.c) sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefat ettikten sonra, bu dünyadakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyada, insanlık icabı bazen ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Halbuki öldükten sonra, beşeri sıfatlardan tamamen ayrılma vardır" buyurdu. Bunu söylediği günden itibaren, o günleri saymaya başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshabına; "Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhur eder" buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: "Şu arada hasıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allah Teâlâ (c.c), Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemalatı bana ihsan eyledi." Oğullarının bu sözlerden kalbleri parçalandı. Çünkü bu sözlerde Hazret-i Ebu Bekir'in (r.a); "Bu gün dininizi tamam eyledim" âyet-i kerimesi gelince kalplerine gelen, yani Peygamber efendimiz (s.a.v) vefat edecektir, ilhamından bir işaret bulunduğunu anladılar.
Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübarek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber efendimiz (s.a.v) hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefat eylemişlerdi. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, bu hususta da ittiba'ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; "Mangal için şu kadar liralık kömür al!" buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; "Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor" buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefat ettiği gün tamamen bitmişti. Bu hastalık zamanında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakikatleri beyanda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki, kıymetli oğulları Hace Muhammed Said (k.s); "Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu marifetlerin beyanını bir başka zamana bıraksanız nasıl olur babacığım?" diye arz etti. Bunun üzerine: "Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı? Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamayacağım" buyurdular.
Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayı terk etmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duaları, tesbihleri, salavatları, zikri ve murakabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dinimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terk etmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; "Bu bizim son teheccüdümüzdür" buyurdu.
Vefatından biraz önce, kendinden geçme hali görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme halinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrak (nurlara gömülme) sebebi ile midir, diye arz etti. Cevabında; "İstiğrak sebebi iledir. Çünkü bazı çok yüksek haller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, ta ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun" buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme halinden kurtulunca, ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elveda sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutabeata, Peygamberimize (s.a.v) tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid'atten kaçınma, zikir ve murakabeye devam etme hakkında idi.
Buyurdu ki: "Sünnete çok sıkı sarılmak lazımdır." Bu sözleriyle de Peygamber efendimize (s.a.v) uymak istemişlerdi. Çünkü Peygamber efendimiz (s.a.v) vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbad bin Sariye'den, Tirmizi ve Ebu Davud şöyle rivayet eder: "Resulullah efendimiz (s.a.v) bize vaaz ediyordu. Bu vaazdan kalpler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: "Ya Resulallah! Bu sözleriniz veda vaazına benziyor, bize vasiyet ediniz." Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Size vasiyetim olsun: Allah'tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilahiyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefa-i raşidinin sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid'atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid'atler dalalettir, sapıklıktır."
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: "Dinimizin sahibi Resûlullah efendimiz (s.a.v), nasihatlerin en incelerini bile; "Din nasihattır." hadis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinimizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz.
Vefat ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; "Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir." buyurdu.
Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup, zikirle meşgul oldu. Büyük oğlu Muhammed Said, babasının sık sık nefes aldığını görünce; "Hâl-i şerifiniz nasıldır babacığım?" diye arzetti. "İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir." buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allah Teâlâ'nın (c.c) ismini söyledi ve biraz sonra da vefat etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da Peygamberlerin Serveri'ne tâbi oldu. Vefatı 1624 senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesabı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vaki oldu.
O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber efendimizin (s.a.v) vefat ayı olan Rebiyülevvel ayının ilk gecesi, Peygamber efendimizin (s.a.v) huzuruna kavuştu. Hastalık ve humma çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadis-i şerifte; "Bir günlük humma, bir senenin kefaretidir." buyruldu. Çektikleri hastalık, bu hadis-i şerifin manasına uygun oldu.
İmam-ı Rabbânî (k.s)hazretlerinin nurlu bedeni yıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i İmamın namazda olduğu gibi ellerini bağladığını gördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Halbuki oğulları vefatından sonra, kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddet bu şekilde kaldı.
Yıkayıcı, mübarek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velilik kuvvetinin bir alameti olarak, zayıf bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, bir araya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Halbuki sağ tarafa yatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi icap ederdi. Bununla beraber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek mümkün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu hal iki-üç defa vaki oldu. Nihayet oradakiler, bunda derin bir mana ve gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hace Muhammed Said (k.s); "Mademki, muhterem babam böyle istiyor, böyle bırakalım" buyurdu. Peygamber efendimiz hadis-i şerifte; "Yaşadıkları gibi ölürler" buyurdu. Bu, Allah Teâlâ'nın (c.c) büyük bir ihsanıdır. Dilediğine ihsan eyler. Onun ihsanı boldur.
İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin cenaze namazını, oğlu Hace Muhammed Said (k.s) kıldırdı. Vefatında 63 yaşında idi. Serhend'de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.
Büyük oğlu Muhammed Said buyurdu ki:
"Babamı, vefatından sonra rüyada gördüm. Allah Teâlâ'nın kendisine verdiği büyük nimetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihar ediyordu. Kendisine; "Canım babacığım, şükür makamından hiç kimseye bir nasip verdiler mi?" diye arz ettim. "Evet, beni de şükredenlerden eylediler." buyurdu. Arz ettim ki, Kur'ân-ı Kerim'de mealen; "Şükreden kullar azdır." buyruluyor. (Sebe' suresi: 13) Bu âyet-i kerimeden anlaşılan, bu cemaatin, Peygamberler olduğudur. Yahut da Peygamberlerin en büyük ashablarıdır. Hazret-i Ebu Bekir (r.a) gibi deyince; "Evet, öyledir. Fakat beni hususi bir ihsan ve inayetle, o cemaate dahil eylediler" buyurdu.
Eserleri:
1) Mektubat: İslâm âleminde İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat'ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır. Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelâm ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.
Mektubat'ın birinci cildi 1616 senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkanî (k.s) tarafından toplanmıştır. Birinci ciltte 313 mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmî'ye (k.s) yazılmıştır. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; "Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Ashab-ı Bedr'in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim" buyurmuştur.
İkinci cildi ise 1619 senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esmaü'l-Hüsna yani Allah Teâlâ'nın (c.c) hadis-i şerifte geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.
Üçüncü ciltte İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin vefatından sonra 1630 senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s)tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur'ân-ı Kerim'deki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç ciltte toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.
2) Redd-i Revafıd
3) İsbatün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir. Hak sözün Vesikaları kitabı içinde bir bölüm olarak yayınlanmıştır. Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.
4) Mebde' ve Me'ad
5) Adabül-Müridin
6) Ta'likatü'l-Avarif
7) Risale-i Tehliliyye
8) Şerh-i Ruba'ıyyat-ı Abdi'l-Baki
9) Mearif-i Ledünniye
10) Mükaşefat-ı Gaybiyye
11) Cezbe ve Süluk Risalesi
6-MUHAMMED MASUM FARUKİ (KS) HAZRETLERİNİ TANIYALIM
Muhammed Masum Farûkî (k.s) hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu.
Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'ân-ı Kerim'i kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır." diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allah Teâlâ'ya (c.c) hamdolsun. Babamın müjdelediğine kavuştum.? demiştir.
16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum? buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.
Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı." buyurmuştur.
Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbilî (k.s), hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend'den, Kâbil'e bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif (k.s), hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi.
Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince; "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim." dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum (k.s) hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum (k.s) hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez." buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalplerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler.
7-MUHAMMED SEYFEDDÎN-İ FÂRÛKÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM
Hindistan'ın büyük velilerinden. İnsanlara İslâmiyet'in emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyada ve ahirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen âlim ve velilerin yirmi beşincisidir. İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunu ve Urvetü'l-Vüskâ Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin beşinci oğludur. İsmi, Muhammed Seyfeddîn, nisbesi Fârûkî'dir. Muhyissünne lakabıyla meşhûr olmuştur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. l684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri, babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin (k.s) türbesinin yakınındaki türbededir.
Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin doğumundan îtibâren büyük bir zât ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; "Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah'ın selâmı üzerine olsun" mealindeki, Meryem sûresi on beşinci âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti.
Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) küçük yaşından itibaren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi. Sonra amcası Muhammed Saîd'den (k.s) aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve marifet deryası olan babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin (k.s) teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdâbı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye'ye kavuştu. Birçok hâl ve keramet sahibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlâkını üzerinde topladı. Manevi derecelere kavuşup, arifler semasının ayı ve âlimlerin baş tacı oldu. Kendisine, İlâhî hazinelerin kapıları aralanıp, birçok ihsana kavuştu.
Zahiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allah Teâlâ'nın (c.c) dînini, sevgili Peygamberimizin (s.a.v) güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin sultanı Evrengzîb Âlemgîr Han'ın (k.s) dinî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi'ye gitti.
Ömrünün her saatini, Emr-i bil-mârûf ve Nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s)hazretleri, Delhi'ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zapt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan Âlemgîr Han, kendi isteğiyle ve samimi olarak Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan'da yayılmış birçok bid'at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin (s.a.v) unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı.
Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan'ın her tarafında İslâmiyet yayılıp Müslümanlar kuvvetlendi. Bid'at sâhipleri ve kâfirler perişân olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.
Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretleri, Delhi'deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Han'ın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti.
Sultan Âlemgîr Hân, bir gün Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî'yi (k.s) husûsî bahçesine dâvet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri vardı. Seyfeddîn Fârûkî (k.s) buraya gelince; "Önce altından yapılmış bu balıkları kırın." buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zeki, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allah Teâlâ'ya şükredip; "Benim saltanatım zamânında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun." diyordu.
Delhi'de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfâr ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.
Bir gün Şehzâde Muhammed Âzam Şâh, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâh kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan geçip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn'in (k.s) feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; "Allah Teâlâ'ya hamdolsun ki, benim zamanımda sultanların bile huzuruna zorlukla çıkabileceği evliya kullar yarattı." diye şükr etti.
Muhammed Seyfeddîn, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzâde kendisini davet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzâde, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi. Şehzâde de onun eline su döktü.
Dünyâyı sevenler ve dünyâlık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve berâber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, "Allah" ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (k.s) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Elinde olmayarak kendilerinden pek çok hâller ve kerâmetler zuhûr ederdi.
Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: "Açlık ve mücâhede, harika ve kerameti arttırır. Evliyanın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu kalbde dâimâ Allah sevgisini bulundurmaya devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd (dünyadan uzaklaşmak) ve şiddetli mücâhedenin (nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, kerâmet ve tasarruftan ibarettir. Biz bunları işten bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devâm, Allahü teâlânın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah efendimizin (s.a.v) sünnet-i şerîfine tâbi olmak, bir de çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır."
Bir gün Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; "Şeyh çok büyükleniyor." diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn'e (k.s) Allah Teâlâ'nın (c.c) yardımıyla zâhir olunca, ona; "Benim bu hâlim, Allah Teâlâ'nın (c.c) kibriyâ sıfatının tecellîsidir." buyurdu.
Cüzzâm hastalığına yakalanmış biri, Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerine gelip şifâ için duâ istedi. O duâ edince hasta iyileşti.
Her hâli İslâmiyete ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uygun olan Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s)hazretleri bir sohbeti sırasında buyurdu ki:
"Sonsuz nimetlerin sahibi Allah Teâlâ'ya hamdolsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allah Teâlâ (c.c) hepimizi daima kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun.
Beyit:
Allah sevgisinden başka ne varsa, Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa.
Allah Teâlâ (c.c) sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünya, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefâsızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allah Teâlâ'ya (c.c) kulluk ederek, O'nun vaat ettiği sonsuz saadet yolunu tutar.
DUÂ ORDUSU
Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s)hazretleri, Mektûbât'ında yer alan ve zamanın sultanına yazdığı mektupta şöyle buyurdu:
"Sûre-i Hacc'ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allah Teâlâ'nın (c.c) dinine kim yardım ederse, Allah Teâlâ (c.c) da o kimseye yardım eder." buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: "İstihâre yapan ümitsizliğe düşmez. İstişâre eden de pişman olmaz."Mektubunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duaların kabul olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda, afaki ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allah Teâlâ'ya (c.c) yalvarıyor ve O'ndan yardım diliyorum. Çünkü Hint yarımadasında ve Asya kıtasında İslâm'ın kuvvetlenmesi ve yayılması, dua ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.
Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muhârebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın mânevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Mânevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allah Teâlâ'dır (c.c). Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Yardım, yalnız Allah Teâlâ'dan gelmektedir." buyrulmaktadır.
Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderen Allah Teâlâ ile yine O'nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazâyı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: "Kazâyı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir." Duâdaki bu tesir bu kudret, silâhlarda aslâ yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Muhâcirînin fakirlerini vesîle ederek, Allah Teâlâ'ya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakîr olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâimâ ümitliyim ve devamlı sizin zaferiniz için dua ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allah Teâlâ sizlere gâlibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bakara sûresi 127. ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle." buyrulmaktadır. Vesselâm."
1) Umdetü'l-Makâmât; s.392 2) Mektûbât-ı Seyfiyye 3) Reşâhât Zeyli; s.46-49 4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.1, s.204 5) İrgâmü'l-Merîd; s.75 6) Hadâikü'l-Verdiyye; s.199 7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1141 Makâmât-ı Ahyâr; s.57 9) Hadîkatü'l-Evliyâ; s.112 10) Âdâb; s.63
Yazı dizisiyle ilgili daha önce yapılan haberler aşağıdadır.
Semerkand Vakfı'ndan Allah Dostlarının Kabr-i Şeriflerini ve Cuma Mescidi'ni Ziyaret! Semerkand Vakfı'ndan Derin Köklere Anlamlı Ziyaret Semerkand Vakfı'nın Hindistan Gezisi Serhaber.com'da!
|