Başta S. Mübarek Erol'un olduğu Semerkand Vakfı yöneticilerinin Hindistan temasları yazı dizisinin 5. bölümünde...
SEYYİD MUİNİDDİN HASAN SENCERİYYİ ÇEŞTİ (K.S) HAZRETLERİNİ ZİYARET
Nizamiye Medresesi ziyaretinden sonra Seyyid Muiniddin Hasan Senceriyyi Çeşti (k.s) hazretleri de ziyaret edildi. Hindistan'a İslâmiyet'in gelmesinde çok büyük hizmetleri olan Seyyid Muiniddin (k.s) hazretleri dergâhında halen irşadın devam ettiği öğrenildi. Bunun üzerine orada görevli olan ve Seyyid Muiniddin (k.s) hazretlerinin torunu ile görüşüldü. Türkiye'ye ve Menzil'e geldiğini belirten ve Nakşibendî yolunu hâlâ devam ettiren bu zat, Semerkand ekibine büyük ilgi gösterdi. Her konuda işbirliği yapmak istediğini, Türkiye'de özellikle Semerkand Vakfı'nın çalışmalarını takip ettiğini ve örnek aldığını belirtti.
Bu arada Nizamiye Medresesi ve Haydarabat'ta yapılan tüm ziyaretler, Haydarabat'taki iki farklı yerel gazeteye haber oldu. Semerkand Vakfı'nın yaptığı ziyaretleri haber yapan gazeteler Semerkand Vakfı'na gösterilen ilgiyi gözler önüne serdi.
8-SEYYİD MUİNİDDİN HASAN SENCERİYYİ ÇEŞTİ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM
Hindistan'ın büyük velîlerindendir. İsmi, Hasan bin Gıyâsüddîn, lakabı Muînüddîn'dir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) neslindendir. 1136 (H.531) senesinde Horasan'da doğdu. 1236 (H.634) yılında Ecmîr'de vefât etti. Kabri oradadır.
Hace Muiniddin (k.s) hazretleri, Hindistan şeyhleri arasında "Tarikat İmamı" diye bilinirlerdi. Mübarek nazarları her kime yönelirse, o kimse Allah'ın manevi yakınlığına ererdi. Yedi günde beş miskal (20-25 gram) kuru ekmeği su ile ıslatır, yerlerdi. Hırkalarını yamayıp giyerler ve yıprandıkça eski bezleri yıkayıp üzerine dikerlerdi.
Soy zinciri şöyledir:
"Seyyid Muinüddin Hace Hasan Senceriyy-i Çeşti, onun babası Seyyid Gıyasüddin, onun babası Seyyid Kemalüddin, onun babası Seyyid Ahmed Hüseyin, onun babası Seyyid Tahir, onun babası Seyyid Abdül'aziz, onun babası Seyyid ibrahim, onun babası Seyyid İmam Ali Rıza, onun babası Seyyid İmam Musa Kazım, onun babası Seyyid İmam Cafer-i Sadık, onun babası Seyyid Muhammed Bakır, onun babası Seyyid Zeynül'abidin Ali, onun babası Seyyid İmam Hüseyin, onun babası Seyyidüna İmam Ali bin Ebu Talib." (Allah onlardan razı olsun)
Horasan'da büyüyüp yetişen Muînüddîn-i Çeştî'nin (k.s) babası Gıyâsüddîn Hasan (k.s), aslen Senceristanlı olup, sâlih ve müttekî bir zât idi. Annelerinin ismi "Hassulmeleke" dir. Üç evlâdı vardı. Muînüddîn (k.s) hazretleri henüz on bir yaşında iken babası vefât edince, kalan mîrâs üç kardeş arasında taksim edildi. Bu taksimde, Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerine bir bağ düştü. Bağla meşgul olduğu bir gün, İbrâhim Kunduzî (k.s) adında bir velî yanından geçiyordu. Ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra onu bağına davet edip gölgeye oturttu, ona üzüm ikram etti. Fakat o zat üzüme rağbet etmeyerek koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Dişi ile biraz koparıp, Muiniddîn-i Çeştî'ye (k.s) yedirdi. Ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nur hâsıl oldu. Dünyadan tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan'a gidip orada Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand'a geçti. Irak'a gitmek için yola çıktı. Yolu Harun kasabasına uğradı ve zamanının en meşhur velîsi Osman Hârûnî (k.s) hazretlerini tanımakla şereflenip onun talebesi oldu.
Seyyid Muiniddin Hasan (k.s) hazretlerinin Tarikat Silsilesi:
Seyyid-i Kâinat, Efdal-i Mevcudat Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Seyyidüna Ali el-Murtaza Şeyh Hasan-ı Basri Şeyh Abdülvahid bin Zeyd Şeyh Fuzayl bin Iyaz Şeyh ibrahim bin Edhem Şeyh Huzeyfe el-Mer'aşı Şeyh Hübeyre el-Basri Şeyh Ulüvvi Dineveri Şeyh Ebu İshak Şamı Şeyh Ebu Ahmed Ebdal-i çeşti Şeyh Ebu Muhammed bin Ebu Ahmed çeşti Şeyh Ebu Yusuf Hasan çeşti Şeyh Mevdud-i çeşti bin Ebu Yuısuf çeşti Şeyh Ahmed bin Mevdud-i çeşti Şeyh Hacı Şerit Zendeni Şeyh Hace Osman Haruni (Allah onlardan razı olsun)
Muiniddin-i Çeştî'ye (k.s) çok alâka gösteren Hâce Osman Harunî (k.s) bir gün ona; "Muiniddîn, abdestini tazele!" buyurunca, gitti ve abdestini tazeledi. Sonra; "Kıbleye karşı otur, Bakara suresini oku!" dedi. Dediklerini hemen yaptı. Sonra; "Yirmi defa salâvat oku" buyurdu. Bu emri de yerine getirdi. Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: "Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs suresini bin defa oku!" Muinüddin-i Çeştî (k.s), hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzuruna gelince, hocası; "Muiniddin! Başını yukarı kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp bakınca; "Ne görüyorsun?" diye sordu. Cevabında; "Yedi kat semayı veArş'ı görüyorum." dedi. "Tekrar bin İhlâs suresi oku!" buyurdu. İhlâs suresini bin defa daha okudu. Sonra, "Başını semaya kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp baktı; "Ne görüyorsun?" deyince, "Azamet perdesine kadar her şeyi görüyorum" cevabını verdi. Sonra; "Gözlerini yum!" buyurdu. O da gözlerini kapattı. "Tekrar oku!" buyurdu, emri yerine getirdi. "Ne görüyorsun?" deyince, "On sekiz bin âlemi seyrediyorum" dedi. Bunun üzerine hocası; "Ey Muiniddin, senin işin tamam oldu." buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. "Bunu al!" buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. "Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır." deyince, hemen paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pek çok feyze kavuştu ve tasavvufta yükseldi.
Bir defasında hocası ile birlikte Kâbe-i Muazzamayı ziyarete gitmişlerdi. Kâbe yanında el açıp dua ettiklerinde, "Muiniddin bizim dostumuzdur." diye bir ses işitildi. Sonra buradan Medîne-i Münevvereye, Peygamberimiz Server-i Kâinâtın (s.a.v) mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Kabrin başına vardıklarında, hocası; "Muiniddin, selâm ver!" buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden "Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu!" diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyaretten sonra Bağdat'a döndüler.
Senelerce hocası Osman Harunî'nin derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufta yükseldi ve halîfesi oldu. Elli iki yaşına gelince, seyahatlere çıktı. Bağdât'a gidiyordu. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn-i Kübrâ (k.s) ile tanışıp, birlikte Bağdat'a geldi. Bir müddet kalıp, Hemedan'a geçti. Hemedan'da, mürşîd-i kâmil Yûsuf Hemedânî'yi (k.s) tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Herat'a ve Belh'e giderek ilimde ve tasavvufta çok yükselip pek çok talebe yetiştirdi.
Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri, Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarîkatının imamı sayılır. Çünkü Hindistan'da İslâmiyet, onun gayreti ve hizmetleri ile yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, keramet ve marifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübarek nazarları kime tesadüf etse, doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur'ân-ı Kerîm'i hatmedince, gâibden; "Ey Muiniddin! Hatmin kabul edildi." diye bir ses işitildi.
Aldığı manevi işaret üzerine Medîne-i Münevvereden ayrılan Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri derhal Hindistan'ın yolunu tuttu. Kendisini sevenlerden kırk kişi de birlikte idi. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan'a ulaştılar. Ecmîr'e yaklaştıklarında, bölgenin racası (prensi), Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin Ecmîr'e gelmekte olduğunu öğrenince; onu tarif ederek, görüldüğü yerde öldürülmesini emretti.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yollarına devam ettiler. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr racasından emir alanlar, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri yola devam edip, Ecmîr'e girdi. Yanındakiler ile birlikte, bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları yer, Ecmîr racasının develerinin yattığı bir meydan idi. Orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemaatin oturduğunu gördü. "Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce'nin (Ecmîr prensinin) develeri yatar.? dedi. Oradakiler hiç karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve; "Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar." dedi. Sonra hoşa giden güzel bir havuzun başına kondular. Burada ibadetle meşgul olup, sohbet ederlerken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine; "Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı, develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat kaldırmak mümkün olmadı. Develer asla kalkmıyor." dedi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, havuz başında iken, bir şahıs; "Ey muhterem zat! Bu oturduğumuz yer Mîr Seyyîd Hüseyin'in makamıdır. Zamanında bu diyar, onun emrinde idi." dedi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri bunu öğrenince; "Allah Teâlâ'ya hamdolsun ki kardeşimin mülkünde bulunuyorum! Ecmîr şehrinde putperestlere ait pek çok puthâne vardır. İnşallah Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) işaret ve yardımı ile bunları yıkacağım." buyurdu.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri geldiği bu yerde oturuyordu. Hizmetçileri arada bir, inek satın alıp kesiyor ve birlikte yiyorlardı. Bu durum ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihayet büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri namaz kılıyordu. Namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-kürsî'yi okuyup avucundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isabet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâle geldi. Ne yapacaklarını şaşırıp perişân oldular.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin kerametleri karşısında tutunamayan putperestler, savaşmaktan vazgeçtiler. Puthânelerine dönüp gittiler ve aciz kaldıklarını belirterek rahiplerinden yardım istediler. Rahip bir müddet sustuktan sonra; "Ey dostlarım! Sizin o karşılaştığınız zat, kendi dininde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenebilirim." dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden talim edip okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine durum bildirilince; "Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç tesiri olmaz. İnşallah onların rahibi doğru yola girecek." buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, namaz kıldığını gördüler. Hiçbirinin yürümeye gücü kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, ona yaklaşamadılar. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, namazını bitirince dönüp onlara baktı. Önlerine düşüp gelen rahipleri, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin mübarek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı. Bu hâlden kurtulmak için, her ne kadar putlarının ismini söylemek, "Râm, Râm? demek istediyse de, ağzından hep "Rahîm, Rahîm? sesi çıkıyor, Allah Teâlâ'nın ismini söylüyordu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, yanındakilerden birine bir bardak su verip, rahibe vermesini söyledi. Rahip, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip Müslüman oldu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, rahibin ismini Şadi koydu.
Raca, bu hâdiseden sonra, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine karşı, Hindistan'ın en meşhur sihirbazı olan Ecipâl'ı, Ecmir'e çağırdı. Ecipâl, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine doğru giderken yapmak istediği sihri düşünüp hazırlamak istiyor, fakat aklına gelen sihri hemen unutuyordu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Ecipâl, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin yanına gelince, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri Şadi'yi yanına çağırdı ve bir bardak vererek; "Ey Şadi! Şu bardağı al ve şu havuzdan doldur. Doldururken, Yâ Bedûh, de!" buyurdu. Şadi "Yâ Bedûh!" diyerek bardağı havuzun içine daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Bu keramet karşısında putperestler, hayretler içinde kalıp, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin kerameti karşısında aciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecipâl, geri dönüp Raca'ya; "Bütün sihirbazlar aciz kaldılar. Bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım." dedi. Fakat o da aciz kaldı. Sonunda, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin verdiği bir bardak suyu içince, hemen değişti, gönlü aydınlanıp küfür ve sapıklıktan kurtuldu. Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin teveccühü ile yüksek makamlara ve üstün derecelere kavuştu.
Bütün bu hâdiseler, Ecmir racası ve Hindistan'ın diğer racaları tarafından hayret ve şaşkınlıkla takip edildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin karşısında aciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olup, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine uymakla şereflenen Şadi ve Ecipâl, hocalarına; "Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi, böylece bütün halkın sizden istifade etmesini arzu ediyoruz." dediler. Bu teklifleri kabul edildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, Muhammed adında bir talebesine; "Git, şehrin ortasında bizim için münasip bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz." buyurunca, emri yerine getirildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Raca'ya gönderdi. Ona; "Ey katı kalpli kimse! Putperestliği bırak! Allah Teâlâ'ya iman edip, Müslüman ol! Yoksa hakir, zelil ve çok pişman olur, ah edersin." demelerini tembih etti. Talebeleri emir üzerine, Raca ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Raca'nın kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla iman etmedi, Müslüman olmaktan mahrum kaldı. Gelenleri geri çevirdi.
Raca'yı İslâm'a davet etmek için giden talebeler, Raca'nın daveti kabul etmemesi üzerine gelip, durumu Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murakabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; "Eğer bu bedbaht kimse, Allah Teâlâ'ya iman etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim." buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr'e geldi.
Sultan Muizzüddîn (Şihâbüddîn) Gûrî, Horasan'da bulunduğu sırada, rüyasında Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini gördü. Onun huzurunda edeple ayakta duruyordu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona; "Şihâbüddîn! Allah Teâlâ sana Hindistan sultanlığını ihsan etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht Raca'yı tutup, cezasını ver." buyurdu. Uyanınca hayrete düşen Sultan Şihâbüddîn, rüyasını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, tabirini sordu. Âlimler; "Sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, oraları fethedeceksin! Endişelenme, gönlünü hoş tut. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri sana himmet edecek." dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn, ordusunu alıp, Hindistan'a hareket etti. Hindistan'da Ecmîr racasının ordusuyla karşılaştı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn galip geldi ve Raca yakalanıp esir edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr'den Dehli üzerine yürüyen İslâm ordusu, Dehli racası Pethûra'nın ordusunu mağlup edip, kendisini esir aldılar. Sultan Şihâbüddîn, Dehli'de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan'da kaldıktan sonra Gazne'ye döndü. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet, Hindistan'da her tarafa yayıldı. Pek çok insan küfür hastalığından kurtulup, Müslüman olmakla şereflendi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan'da asırlarca İslâm'a hizmet ettiler.
Bir gün Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri huzuruna biri geldi. Edepli bir tavırla oturup; "Çoktan beri sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasip oldu." dedi. Adamın bu sözü üzerine, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; "Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!" dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: "Ey efendim! Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerametinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yoktu." dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ayaklarına kapandı ve; "Bana dilediğiniz cezayı verin!" dedi. Bunun üzerine Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri; "Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!"buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı. "Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama." buyurdu. Sonra; "Ey Yüce Allah'ım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsan eyle." diyerek, ona dua etti. Bu adam, tövbe edip Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin duasını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duanın bereketiyle, çok nimetlere kavuştu. Kendisine kırk beş defa hac yapmak nasip oldu. Nihayet Kâbe'nin civarında vefat etti ve Mekke-i Mükerremede mücavirlerin defnedildiği kabristana defnedildi.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmânî (k.s) ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî (k.s) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: "Ey dostlar, bana keşfolundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyadan göçmeyecek." buyurdu. Neticede işaret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri sevenleriyle ve talebeleriyle birlikte olduğu zaman buyurdu ki:
"Sadık talebe, hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yani, nefsin istemediği şeyleri yapar, istediği şeyleri yapmaz. Büyük âlimlerin yolunda gidip çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, on dört şeyi usul edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zaruri görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu on dört makam şunlardır:
1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem'in (a.s) makamına işarettir. 2. İbadet makamı. Bu makam, İdrîs'in (a.s) makamıdır. 3. Zahidlik, dünyaya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, İsa'nın (a.s) makamıdır. 4. Rıza makamı. Kadere rıza göstermek. Bu makam, Eyyûb'un (a.s) makamıdır. 5. Kanaatkârlık. Bu makam, Yâkûb'un (a.s) makamıdır. 6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus'un (a.s) makamıdır. 7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf'un (a.s)makamıdır. 8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb'ın (a.s) makamıdır. 9. İrşâd makamı. Bu makam, Şît'in (a.s) makamıdır. 10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd'un (a.s) makamıdır. 11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh'un (a.s) makamıdır. 12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır'ın (a.s) makamıdır. 13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim'in (a.s) makamıdır. 14. Makâm-ı Muhibban'dır (muhabbet makâmıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) makamıdır.
Bir defasında; "Tövbekâr mürid kime denir? diye sorulunca; "Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Harunî'den işittim. Buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allah Teâlâ'nın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır. İkincisi, şefkattir. Şefkat, güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü, tevazudur. Tevazu, toprak gibidir (toprakta gül biter)."
Sohbetlerinde buyurdu ki:
"Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz."
"Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyacını söyleyen hiç kimseyi mahrum etmez, ihtiyaçlarını karşılar."
"Senelerce ilim ve marifet talep edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb, yani Allah Teâlâ'ya yakınlık menziline ulaştım. Dünya ehlini, dünyaya düşkün olanları, dünya ile meşgul buldum. Ahireti düşünen ahiret ehlini mahcup buldum. Tasavvuf ehli ve takva sahibi olduğunu iddia eden sahtekârlardan uzak durup, yüz çevirdim."
"Kurtuluş; salihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunursa, bu iş onu kurtarır ve yükseltir. Salihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir."
"Hakikat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır:
1. Tam bir marifete sahip olup, Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Daima hak yolu gösterip, insanlarla hep faydalı şeyler konuşmak. 4. Tevazu sahibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün Müslümanları iyi bilip,kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rıza, kadere razı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyâz içinde olmak. 10. Kanaat ve tevekkül üzere olmak.
"Rabbini tanıyıp seven kimse, her an O'nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allah Teâlâ'nın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir.?
Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, vefatından kırk gün evvel, Dehli'de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn'in (k.s) acilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber ulaşır ulaşmaz Hâce Kutbüddîn (k.s) hemen yola çıktı. Ecmîr'e geldi. Bir gün talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyadan ayrılırım." buyurdu. Bu söz talebelerine ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu gibi çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin (k.s), Dehli'ye gitmesini emreden bir fermân yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emanetlerini (bunlara mahsus olan bazı eşyayı) ona verdim." buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e (k.s) hitaben; "Senin yerin Dehli'dir." buyurdu. Hâce Kutbüddîn (k.s) hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehli'ye gitmek üzere Ecmîr'den ayrılacağım zaman hocamın huzuruna çıktım. Külâhını başıma koydu. Mübarek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin (k.s) âsâsını, kendi okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i, seccâdesini, nalınlarını verdi ve; "Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emanet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emanetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emanetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek ispat etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emanetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyamet günü Allah Teâlâ'nın, Resûlullah'ın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzurunda mahcup olurum." buyurdu.
Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn (k.s), bu nimetlere şükür olarak ve çok mesuliyetli olan vazifesinde kolaylık vermesi için Allah Teâlâ'ya niyaz ile iki rekât namaz kılıp gözyaşları içinde dua etti. Sonra, Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allah Teâlâ'ya emanet ediyorum." dedi. Sonra şöyle buyurdu: "Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır:
1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir salik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde görünmelidir. 2. Fakirleri maddî ve manevî olarak doyurmalıdır. 3. Allah Teâlâ'nın ihsan ettiği nimetlere şükredemediği, O'na lâyık ibadet yapamadığı ve akıbetinin nasıl olacağını bilemediği için, daima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için dışarıdan çok neşeli, mesut ve memnun görünmelidir. 4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezaket ve sevgiyi her zaman göstermelidir." Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsaade etmeyip, hemen kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübarek vazifede cesur bir er olduğunuzu ispat ediniz, gösteriniz!" şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehli'ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri vefat etti.
Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, vefat edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi almadı. Ancak bazı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin vefat edip, Hakk'a kavuştuğunu gördüler. Peygamber efendimiz (s.a.v), o gece oradaki birçok evliyaya rüyalarında; "Biz bugün, Allah'ın sevgili kulu Şeyh Muînüddîn'i karşılamaya geldik." buyurmuştur.
Ecmîr'de dergâhının bulunduğu yerde defnedildi. Kabri önce kerpiçten, daha sonra taştan yapıldı. Önce Hâce Hasan Nâgûrî (k.s) tarafından tamir ettirildi. Sonra Şihâbüddîn Muhammed Şâh Cihân (k.s) tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescit yaptırıldı.
Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinden dört asır sonra Hindistan'da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyet'i Hindistan'a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, 1623 (H.1033) senesinde Ecmîr'e gittiğinde, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve "Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsanda bulundu. Hususi bereketlerinden ziyafetler verdi. Çok konuştuk, sırlar açıldı." buyurmuştur.
İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri onun kabrini ziyaret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri de kabul ederek; "Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsan etti. Bunu kefenim olması için saklayalım." buyurdu. Bir sene sonra vefat edince, o örtüyü kefen yaptılar.
Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşmak için çırpınır, talebelerini de bu gayeye sevk ederek buyururdu ki:
"Irmak akarken zaman zaman gürültü çıkarır ve zaman zaman etrafını zorlar. Ancak sonunda denize kavuşarak sükûnete erişir. Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşmak arzusu ile yanan kimsenin de hâli böyledir."
Kendisi hakikaten Allah adamıydı. Güneş gibi herkesi faydalandıran bir davranış içinde ve toprağın herkesi kabul etmesi gibi misafir severdi. "İyi olan Allah adamları ile birlikte bulunmak, hayırlı bir iş yapmaktan daha iyidir, bunun gibi kötülerle ve İslâm düşmanlarıyla bulunmak, kötü bir iş yapmaktan daha kötüdür. İnsana en çok zarar veren günah, kendi gibi olan insanları aşağı görmektir." buyururdu.
Allah Teâlâ'nın bütün kullarına nehirler gibi sınırsız yardım ederdi. "Allah Teâlâ'yı ibadetler içinde en çok razı eden ibadet, zayıf ve mazlumları sevindirmek ve rahatlatmaktır. İhtiyaç sahibini hayal kırıklığına uğratmayan kimse, hakiki derviştir. Cehennem ateşinin söndürülmesinin en iyi yolu, açı doyurmak, susuz olanın susuzluğunu gidermek, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görmek ve sefalet içinde bulunanla dostluk kurmaktır." buyururdu.
Kendisi çok sabırlıydı ve sevdiklerine sabırlı olmayı tavsiye ederdi: "Sabır, şikâyet etmeksizin üzüntüye katlanmak ve sıkıntılara göğüs germektir." buyururdu.
Ölüme hazırlıklı olmayı tavsiye eder, ölümle ilgili olarak şöyle buyururdu: "Arif, ölümü dost, rahatlığı da düşman görür. Allah Teâlâ'yı devamlı hatırlamayı en büyük saadet bilir. Başının üstünde dolaşan ölümü düşünerek son yolculuğu için hazırlığını tam yapar."
Kendisi güler yüzlü olup; "Arifin bir özelliği insanlara karşı devamlı güler yüzlü olmasıdır." buyururdu.
Ömrü boyunca pek çok insanın imanla şereflenmesine vesile olan Muînüddîn-i Çeştî (k.s), birçok talebe yetiştirdi. Bunların en meşhurları: Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Ferîdüddîn, Hamîdüddîn Nâgûrî Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa'd bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali, Sencerî, Hâce Yâdigâr, Abdullah Beyâbânî gibi pek çok kıymetli kimselerdir.
MUÎNÜDDÎN ÇEŞTÎ'Yİ ÇAĞIRIN!
Muînüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyaret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhur olunca, orada durmaz, kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke'ye olmuştur. Mekke-i Mükerremeye gidip, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etti. Bir müddet Mekke'de kalıp, oradan Medîne-i Münevvereye gitti. Peygamberimiz Server-i Âlem Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) kabr-i şerîfini ziyaret etti. Bir müddet de Medine'de kaldı. Bir gün Mescid-i Nebî'de iken, Ravza-i Mutahharadan, Peygamberimiz'in (s.a.v) türbesinden; "Muînüddîn'i çağırınız!" diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedar; "Muînüddîn!" diye bağırdı. Birkaç yerden "Efendim!" sesi işitildi. Sonra; "Hangi Muînüddîn'i istiyorsunuz? Burada Muînüddîn adında bir çok kişi var." dediler. Bunun üzerine türbedar geri dönüp, Ravza-i Mutahharanın kapısında ayakta durdu. İki defa, "Muînüddîn-i Çeştî'yi çağır!" diye nida eden bir ses işitti. Türbedar bu emir üzerine cemaate karşı; "Muînüddîn-i Çeştî'yi istiyorlar!" diye bağırdı. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salavât okuyarak Peygamberimizin (s.a.v) türbesine yaklaştı ve edeple ayakta durdu. Bu sırada; "Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel!" diye bir ses işitince; kendinden geçmiş bir hâlde, Resûl-i Ekremin türbesine yaklaştı ve sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'yı (s.a.v) görmekle şereflendi. Peygamberimiz; "Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan'a gitmen gerekir. Hindistan'a git! Hindistan'da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyin adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. Şu anda şehit oldu. Orası kâfirlerin eline geçmek üzere, senin oraya gitmen sebep ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakir olacaklar, güçsüz ve tesirsiz kalacaklar." buyurdular. Sonra ona bir nar verip; "Bu nara dikkatle bak ve nereye gitmen gerekiyorsa, görüp, anla!" buyurdu. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri, Server-i Âlemin verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi göremedi. Fatiha okuyup dua etti ve yardım dileyip, Ravza-i Mutahharadan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı.
FAZLA ALMA
Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halifesi Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Hiç kimseye itiraz edip, azarladığını görmedim. Bir gün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ'nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcup oldu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nazik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabul etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; "Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma." dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryat ederek; "Tövbe ettim, bana dua ediniz, bu hâlden kurtulayım" diyerek yalvardı. Muînüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu."
FELÂKETE UĞRAMASINLAR
Talebesi Hâce Kutbüddîn-i Şîrâzî'ye (k.s) yazdığı mektupta, Muînüddîn-i Çeştî (k.s) şöyle buyuruyor: "Kıymetli kardeşim Delhili Hâce Kutbüddîn. Allah Teâlâ sana iki cihan saadeti nasip eylesin. Şunu yazmak isterim ki, Hakk'ı arayan hakiki talebelerime bildireceğim manevi bilgileri bildir de, felâkete uğramasınlar. Allah Teâlâ'yı tanıyan, O'ndan bir şey istemediği gibi, herhangi bir arzuya sahip olmaz. O'nu tanımayanlar bunları anlamaz. Diğer bir nokta ise, aç gözlülüğü, tamahı bırakmaktır. Tamahı bırakan, istediği şeylere kavuşur. Allah Teâlâ böyle kimseler hakkında; "İsteklerine gem vuran, Cennet'e girer." buyurdu. Kalbini Allah Teâlâ'dan çeviren ve aşırı isteklere düşen, belâ kefenine sarılır ve pişmanlıklar mezarına gömülür. Aşırı isteklerini bırakıp, kalbini Allah Teâlâ'ya çeviren, af kefenine sarılır ve kurtuluş mezarına gömülür. Allah Teâlâ'nın istediğini kabul eden, O'nun korumasına kavuşur.
Şimdi, eğer tasavvufun ne olduğunu bilmek istersen, her türlü rahatlığı bırak, bu yolun büyüklerinin sevgisini kalbine yerleştir. Eğer bunları yaparsan, tasavvufun sırları sana açılmaya başlar. Allah Teâlâ'yı isteyen, bunu, hem kalbi, hem de ruhu ile beraber yapmalıdır. İnşallah kalp, şeytanın şerrinden korunur ve her iki dünyada isteklerine kavuşur. Benim hocam, Allah Teâlâ ona yüksek dereceler versin, bir kere bana; "Muînüddîn, Allah Teâlâ'nın huzurunda bulunan kimseyi biliyor musun?" diye sordu ve şöyle buyurdu: "O daima itaattedir. Allah Teâlâ'dan ne gelirse kabul eder, verilenlerdeki nimetleri görür. İşte bu, bağlılıkta en önemli şeydir. Buna sahip olan, dünya sultanıdır. Selâm ederim."
NASÎHAT
Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri vaaz, nasihat ve sohbetleriyle insanların kurtuluşu için gayret ettiği gibi, sultanlara ve devlet adamlarına sözlü ve yazılı nasihatlerde bulunurdu. Sultan Şihâbüddîn Gûrî'ye şu vasiyetnameyi yazıp gönderdi. "Allah Teâlâ Delhi hükümdarı Muizzüddîn Sâm'ı mübarek eylesin. Bu fakir size ve emriniz altındakilere manevi ve maddî rahatlık için dua ettikten sonra derim ki: Peygamber efendimiz beni, Allah Teâlâ'nın izniyle bu ülkeye manevi şefaatçi ve idareci olarak masum insanları korumak, onların emniyetini sağlamak, onları hükümdarların ve şeytanî kuvvetlerin baskı ve zulümlerinden korumak için tayin etti. Bu fakir Allah Teâlâ'nın izniyle bu vazifeyi tam olarak yapmaya çalışıyorum. Bu vazifeyi kalbimin bütünüyle, sınıf, inanç ve din farkı gözetmeksizin hayatta olduğum sürece yapmaya devam edeceğim.
Bu fakir size ve arkadan geleceklere iyi bir hükümdarlık için aşağıdaki kaidelere uymayı tavsiye ve ikaz ediyorum. Hakikatte bu kaideler bu ülkedeki, Hindu olsun, Müslüman olsun, Mûsevî olsun, Hıristiyan ve Mecûsî olsun bütün hükümdarlar için geçerlidir. Kim bu kaideleri din farkı gözetmeksizin tatbik ederse, Allah Teâlâ onu muvaffak kılar ve o düşmanlarından korkusu olmaksızın, sağlık ve sıhhatle tebaasını idare eder. Her kim ki bu kaideleri göz ardı eder onlara uymazsa, Allah Teâlâ'nın gazabı onunla olur, ülkelerinde ayaklanmalar ortaya çıkar. Sağlıklı bir hayat süremez ve netice olarak ülkesi dağılır, gider. Bu kaidelere bu sebepten bütün insanlık için uyulması gerekir.
Bu kaideler şunlardır: Birincisi; Allah Teâlâ'nın sana tebaa olarak verdiği kimselere zulmetme. Çünkü Allah Teâlâ insanları sever ve onlara zulmedenleri sevmez. İkincisi; günahlar içinde bir hayat yaşayıp hükümdarlık vazifelerini ihmal etme. Üçüncüsü; benim talebelerime ve onların tâbilerine, Allah adamlarına ve zamanın velilerine sevgi ve nezaketle muameleyi ihmal etme. Çünkü onlara böyle muamele etmeyi Allah Teâlâ ve Peygamber efendimiz sever. Dördüncüsü; yukarıdaki kaideler aynı zamanda bütün diğer hükümdarlar, valiler ve devlet teşkilâtlarında vazifeli olan bütün vazifeliler için geçerli ve gereklidir."
Yazı dizisiyle ilgili daha önce yapılan haberler aşağıdadır.
Semerkand Vakfı Yöneticileri Haydarabad Yüksek İslam Enstitüsü'nü Ziyaret Etti Semerkand Vakfı'ndan İmam-ı Rabbânî (k.s) Hazretlerinin Kabri Şeriflerini Ziyaret! Semerkand Vakfı'ndan Allah Dostlarının Kabr-i Şeriflerini ve Cuma Mescidi'ni Ziyaret! Semerkand Vakfı'ndan Derin Köklere Anlamlı Ziyaret Semerkand Vakfı'nın Hindistan Gezisi Serhaber.com'da!
|