İçten Haberler
    Son Dakika
 Semerkand Vakfı'nın 20 Günlük Hindistan ve Çin Temasları Burada!
18 Şubat 2012 Cumartesi 16:02

Başta S. Mübarek Erol'un olduğu Semerkand Vakfı, Çin ve Hindistan'da bir çok yerde yaptığı 20 günlük ziyaret sonrası yaşananların tamamı bu yazılarda

SEMERKAND VAKFI'NDAN DERİN KÖKLERE ANLAMLI ZİYARET

Başta S. Mübarek Erol'un olduğu Semerkand Vakfı, Çin ve Hindistan'da bir çok yerde ziyaretler ve temaslarda bulundu.


Semerkand Vakfı Yönetimi Çin ve Hindistan'a ziyaret düzenledi.

Uluslararası alanda kültürel ve manevi köklerimize ışık tutan birçok araştırma ve çalışmalar yapan Semerkand Vakfı son olarak Çin ve Hindistan'a 20 günlük bir ziyaret düzenledi.

Semerkand Vakfı Başkanı S. Mübarek Erol ve üst düzey görevlilerin katıldığı ziyaret, ilk olarak 9 Ekim tarihinde Çin'de başladı. Çin'de birçok kültürel tarihi eser ve vakıf ziyaretiyle beraber, başta radyo, tv, dergi ve kitaplar olmak üzere çeşitli basın kuruluşları için yeni ticari araştırma ve anlaşmalar yapıldı. Bu alanlarda gelişen son teknolojiler ve teknik cihazlar için bilgi alışverişinde bulunuldu.

Semerkand Vakfı yöneticileri Çin'de 10 gün süren temasların ardından 19 Ekim tarihinde Hindistan'a gitti. İlk olarak Delhi'ye gelen heyet burada tarihi ve kültürel mekanları ziyaret ettiler.

Bu gezi kapsamında sırasıyla,

Muhammed Bakibillah (k.s)
Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s)
Seyid Abdullah Dehlevi (k.s)
Muhammed Bedayuni (k.s)
İmam-ı Rabbani (k.s)
Muhammed Masum (k.s)
Muhammed Seyfeddin (k.s)
Seyyid Muiniddin Hasan Sencerî-yi Çeşti (k.s) hazretlerinin
kabri şerifleri ziyaret edildi.

Bununla beraber orada halen devam eden İmam-ı Rabbani dergâhı, Nizamiye Medresesi, Çeştiye dergâhları da ziyaret edilerek, karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu.

19 Ekim tarihinde başlayan gezi kapsamında ilk olarak Yeni Delhi'nin 15 km. güneyinde bulunan Kutub Minaresi karşıladı Semerkand Vakfı ekibini. Mimari özellikleri Hindistan'ın İslam egemenliğinde bulunduğu dönemlere kadar giden Kutub Minaresi (Qutab Minar) Müslümanların Delhi'deki son Hindu Kralını yenmesi şerefine 1193 yılında yapılmıştır. Yüksekliği 73 metre, taban çapı 15, tepe çapı 2.5 metredir.



Minare aslında beş katlıdır. Her katı belirlemek için balkonlar yapılmıştır. Birinci kat kırmızı taştan, dördüncü ve beşinci kat ise mermerden yapılmıştır. Qutub-id Din, bu minareyi yaptırmaya başladığında sadece birinci katını bitirebilmiş, kendisinden sonra gelenler yapımı sürdürmüş, en son olarak 1368 yılında Firuz Şah Kotla yapıyı restorasyonu ile birlikte tamamlamıştır.





İLK OLARAK MUHAMMED BÂKİBİLLAH HZ.'NİN (K.S) TÜRBESİ ZİYARET EDİLDİ

Hindistan'da ilk olarak İmam-ı Rabbani hazretlerinin (k.s) Hocası ve Altın Silsile'nin 22.'si olan Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin, Kutabrol'daki kendi mescidinin yanında bulunan mezar-ı şerifleri ziyaret edildi.



Hocasının emriyle Hindistan'a gelip önce Lahor'da bir yıl kaldıktan sonra Delhi'ye geçen Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin hayatının sonuna kadar irşadını yürüttüğü mescid ve defnedildiği mezar-ı şerife çok sayıda ziyaretçinin geldiği görüldü.



Muhammed Bakibillah hazretlerinin (k.s) H.1012 (M. 1603) de Delhi'de kırk yaşında iken vefatından sonra kabri şeriflerinin yeriyle alakalı yaşanan olaylar hakkında bilgiler edinildi. Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin vefatından sonra, en sadık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezarlarını kazdılar. Fakat tabutu oraya götüremediler. Telaşla bir başka yere götürdüler. Tabutu yere indirdikten sonra, görürler ki orası bir defasında Muhammed Bâkîbillah (k.s) hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yer idi. Burayı beğenmişti. Burada abdest alıp, iki rek'at namaz kılmıştı. O temiz yerden bir miktar toprak eteğine yapışmıştı ve "Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu" buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşad memleketinin padişahını, üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile mezarın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gayet güzel bir bahçe yaptılar.



Delhi'de Müslümanlar tarafından yoğun ziyaretçi akınına uğrayan Muhammed Bakibillah hazretlerinin kabrini ziyaret eden S. Mübarek Erol ve Semerkand Vakfı yöneticileri burada bulunmaktan çok mutlu olduklarını belirttiler. Özellikle çocukların ve gençlerin bu zatı yoğun olarak ziyaret ettiklerini öğrenen heyet, okunan Kur'an-ı Kerim ve duaların ardından hayatında pek çok veli ve alim yetiştiren Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin kabrinden ayrıldılar.







MUHAMMED BÂKİBİLLAH (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Büyük veli İmâm'ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin hocasıdır.

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, H.971 (M. 1563) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. H.1012 (M. 1603) de Delhi'de kırk yaşında iken vefat etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanındadır.

Orta boylu ve seyrek sakallı idi.

Gençliğinde ilim tahsili için Kâbil'den Semerkand'a gidip, zâhirî ve akli ilimleri, zamanının en büyük alimlerinden olan Mevlânâ Sâdık Hulvânî'den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, ilimde en yüksek seviyelere ulaştı.

Zâhirî ve bâtinî kemâlat ile mücehhez, cezbe ve ilâhî aşk ile bezenmiş, zühd ve takva ile ma'ruf, cömertlik vasıflarına mâlik bir zat. Hâce Muhammed Bahaü'd-dîn Nakşibend (k.s) Hazretlerine mânen bağlı olmakla "Üveysî" idi. Zâhiren ise Mevlâna Hâcegî Emkengî (k.s) hazretlerine bağlıydı.

Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) hazretlerinin ruhaniyetinden dahi feyz almışlardır. İlk zamanlar Kâbil'den Semerkand'a gelerek orada zâhirî ilimler ile meşgul olmuşlar, daha sonra da Hâcegi Emkengî (k.s) Hazretlerinden bâtınî ilimleri öğrenmişlerdir.

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri ilim hayatından şöyle anlatmıştır:

-"Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Şah-ı Nakşibend'in (k.s) mübarek ruhaniyetleri, bana zikir telkin edip, cezbe ile taltif eyledi."

"Gerçi biz, önceki veliler gibi çetin riyazetleri çekmedik ama, intizârlar (bekleyişler) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyazetler ve çok sert muameleler vardı."


ANNESİNİN DUASI

İlk günlerinde annesinin duasını da şöyle anlatıyor:

- "İlk günlerimde muhterem annem, kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce kırık ve mahzun bir kalb ile ihtiyaç ve acz içinde, içli bir ağlama ile gece seher vaktinde Allah Teâlâ'ya (c.c) yalvarıp, şöyle dua etti:

-"Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum."

"Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allah Teâlâ'ya (c.c) böyle münâcaat ve dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle, Allah Teâlâ (c.c) benim kalb gözümü açtı. Allah Teâlâ (c.c) ona en iyi karşılıklar versin."


ANNESİNİN DERGAHA HİZMETİ

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu halde, dergahın hizmetini kendisi görürdü. Hatta ekmeği bile tandıra kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergahda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hal almış olduğunu görerek, dergahın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrum kaldım diye ağlayarak;

-"Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allah Teâlâ (c.c) beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar" dedi. Tevâzusunun, inkisarının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırabı, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine bildirilince, bir ni'met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi."


İSTİHARESİ

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, salihleri ve meczubları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbi olanları bulur, onlardan nasibini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihare yaptı. Rü'yasında Muhammed Pârisâ (k.s) hazretlerini gördü.

Muhammed Pârisâ (k.s) rüyasında ona buyurdu ki:

-"Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlak ile ahlaklanmaktır. Bu büyük nimet ve saâdet ele geçince, bu yolda elde edilecek faide, elde edilmiş demektir."


TÖVBESİ

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, başlangıçta ilk istifadesini şöyle anlatmıştır: "İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd (k.s) hazretlerinin huzurunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand'da bulunan ve Ahmed Yesevî'nin (k.s) yolunda olan İftihâr Şeyh'e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar "Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız" dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; "Bir Fatiha okuyalım" ve "Allah Teâlâ (c.c) istikamet versin, Büyüklerin maksadına uygun azimet nasib eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslah) vâkî olsun" dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî'nin (k.s) huzurunda tövbemi yeniledim. Elimi müsafahaya yakın bir şekilde tuttu. Ümid edilir ki, bunun bereketi kıyamete kadar devam eder."

Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihayet rüyada, Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin huzurunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikar oldu. Bu yola girmek için her çareye başvurdum. Nihayet mübarek zâtlardan biri bana;

-"Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) gelen zikir, neticeye kavuşturur" dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zattan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım. İki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murakabeye ve tesbihlere devam ettim. Her ne kadar bu sırada gizli işaretler diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allah Teâlâ'nın (c.c) izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâllah o tohumu, ikram ve ihsan edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmîr'e gittim ve orada Baba Vâli'nin (k.s) sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenab-ı Hakka hamd ve senâlar olsun ki, o teveccühler ile kabul kapısı aralandı. Keşmir'de sohbetine devam ettiğim Baba Vâli, nakşibendiyye yolundan icazetli olduğu için, kendilerine gelen tâlibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Baba Vâli'nin (k.s) vefatından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hali ele geçti ve büyük velîlerin ruhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibatım kuvvetlendi ve gaybet dairesi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhasıl cem'ıyyet ele geçti."


MÜRŞİDİNİ BULMASI

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü'yasında Mevlâna Hâcegî Emkengî (k.s) hazretlerini görmüş o ona şöyle buyurmuştur:

-"Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum."

Mevlânâ Hâcegî Emkengî'nin (k.s) huzuruna kavuşup, çok yardım ve ihsanlar gördü. Hocası onun yüksek hallerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, hocası olan evliyanın büyüklerinden Hâcegî Emkengî'ye (k.s) talebe olmasını şöyle anlatmıştır.

-"Nihayet inayetlerinin çekmesiyle hakikatler sahibi, irşad dergahı, Mevlana Hâcegî Emkengî (k.s) hazretlerinin huzuruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bi'at edip, müsafaha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî Emkengî (k.s) hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Şah-ı Nakşıbend (k.s) hazretlerinin ve halifelerinin yüksek ruhaniyetlerinin imdadı ile, bu büyükler silsilesine dahil olup, Hâcegî Emkengî'nin (k.s) halifesi olup makamına geçtim."

Hâcegî Emkengî (k.s) hazretlerinin, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan'a gönderdiğini duyan talebelerinden ba'zıları gayrete gelip, aralarında bir huzursuzluk hasıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî Emkengî (k.s) hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurdu:

-"Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza öyle gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider."


ESERLERİ

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin eserleri şunlardır:

1- Külliyat-ı Bâkî Billah
2- Mektupları,
3- Rubâ'ıyyat: Bu eserini İmam-ı Rabbânî hazretleri "Şerh-i Rubâıyyât" adıyla şerh etmiştir.


YÜKSEK HALLERİNDEN...

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, daima hallerini gizlerdi. Çok mütevazi idi. Suâl soranlara zaruret miktarınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma'nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak izah ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu halde, huzuruna gelenlere neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan hiç kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta'zim ve hürmetleri vardı.

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çok idi ki, bir defasında Lâhor şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da, Lâhor'da bulunuyordu. Hatta birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzuruna yemek getirseler; "İnsanlar, sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa sığmaz" derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor'dan Delhi'ye giderken çok defa, daha bir-iki kilometre yol almadan, yaya yürüyen bir zavallıyı görür, hayvanından inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hatta tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek; "Kendisi yaya gidiyor" demesin diye, tevazu'undan sarığını başına iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşıca hallerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi. Şefkati ve acıması o kadar çoktu ki, hayvanlara bile şâmildi.

Bir gece teheccüde kalkmıştı. Bir kedi gelip yorganının üzerinde uyumuştu. Sabaha kadar sıkıntı ve mihnetlere katlanıp kediyi uyandırmadı. Eğer kendisinden bir harika, bir keramet zuhur etse, Allah Teâlâ'nın (c.c) mahlûkatına olan aşırı şefkatinden, acımasından dolayı derdi."

Üç-dört yaşlarında küçük bir çocuk, İran'da şiraz'ın güneyindeki Firuz-abad kal'asının onbeş-yirmi metre yüksekliğindeki duvarından, zemin taş olan yere düşmüştü. Öyle ki çocuğun kulaklarından kan gelip nefesi kesilmişti. Çocuğun annesi bu hadise karşısında çocuğunu kucaklayıp, çaresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin huzuruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve dua istedi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin adeti şöyleYdi ki; teveccüh ve tasarruflarını, ma'nevi yardımlarını, sebepler altında gizlerdi. Bu durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıb kitabı istedi. Kitabı alıp; "Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!" buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duâda bulundu. Bir de baktılar ki çocuk eski haline gelip sapa sağlam oldu. Bu hadiseye şahid olanların şaşkınlığı bir kat daha arttı.

Doğruluktan ve mürüvvetten uzak olan bir asker, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin komşularından birine eziyet etmekte idi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip, o askere nasihat etti. Fakat o zalim asker nasihatlerini kabul etmedi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, mazluma merhametinin çokluğundan, o zalime şöyle dedi:

-"Merhameti gibi gayreti de çok olanların (büyük velîlerin), komşularına yaptığınız bu iş sizi helâk eder. Haberiniz olsun!" İki-üç gün sonra o zalim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin komşularından bir genç içki içer ve her çeşit kötülüğü yapardı. Bunu duyar ve ıslahı için bekleyip tahammül ederdi. Birgün Hâce Hüsâmeddin'in haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladılar ve hapse attılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddin'i çağırıp darıldı. Hâce Hüsâmeddin (k.s); "Öyle fasık, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri sayısız ve başkalarına zarar verir haldedir" deyince, üzüntülü bir şekilde, derin bir ah çekip buyurdu ki:

-"Sen kendisini salih, temiz ve hayırlı gördüğünden senin nazarında o, fasık, kötü bir şerir görünüyor. Fakat biz ki, hiçbir şekilde kendimizi ondan farklı görmüyoruz. Nasıl olur da onun zararına bir söz söyleriz?" Sonra o genci, araya girerek hapisten çıkardılar.

O genç, komşusu Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin yakın alakası ve şefkati karşısında son derece memnun olup, günahlarına tövbe etti. Kötü işlerden vazgeçti ve salih bir kimse oldu.


MUHAMMED HÂŞİM-İ KİŞMÎ (K.S) ŞÖYLE ANLATMIŞTIR:

-"Birgün camilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyanın halleri üzerine konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinden bahsedip "Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terketmiş, cefâlar çekmiş, kimse yoktur" diyerek şöyle anlattı:

"Hâce Kutbüddîn hazretlerinin mübarek mezarlarının başındaydım. Aniden: "Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri geliyor" dediler. Mezara hizmet eden hizmetçi, mezara yakın bir yere, onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri için hazırladı. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri daha teşrif etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce;

-"Bu nedir ve kimin içindir?" dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerini göstererek;

-"Gelen şu aziz içindir" dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri için bağırmağa, sövüp saymaya başladı. Bu sırada Hâce Bâkî Billah (k.s) hazretleri içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzurunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve;

-"Ey filan! Sen buna layık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar!" dedi: Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu ikaz etmek istediler. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri hepsini göz işareti ile bu işten vazgeçirip kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir ifade ile,

-"Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl layık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Af ediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız" deyip, kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona bir miktar para bile verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hadiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: "Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin halinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim. İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatı ile kimsenin bulunduğunu yakînen anladım."

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin zamanında kendisini seven veliler kendisi ve fakirler için, altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri de bu paraları fakirlere dağıtırdı. Hakikatten uzak ba'zı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil uzatırlardı.


YÜKSEK HALLERİNDEN...

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri bedenen zayıf olup, dâimâ abdestli olmaya, daha çok ibadet ve tâat yapmaya uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner bir miktar murakabe ile meşgul olur, âzalarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rek'at namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde halsizlik ve yorgunluk vaki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğunu böyle geçirirdi.


HELAL YEMEK

Yemek yemede ihtiyatı o kadar çok idi ki, bir hediye gelse, onu; "Biz hediyeyi geri çevirmeyiz" hadîs-i şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsî işlerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği şekilde "Bu daha helaldir ve daha iyidir" hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli olmasını, hatta huzur ve safa sahiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünya kelamı söylenmemesini iyice tenbih ederdi.

-"Huzur ve ihtiyat sahibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar ki, feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur. Feyze vesile olan temiz ruhlar, şüpheli şeyler yiyen kişinin kalb aynasının karşılarında durmazlar" derdi. Bütün talebelerini bu hususa riayete teşvik eder, az bile olsa, riayet etmeyenlerin hallerinden bunu hemen anlardı.


YİNE HELAL YEMEK...

Birgün hal ve keşf sahibi dostlarından biri gelip;

-"Halimde bir bağlanma, bir kapanma, kalbimde bir karartı görüyorum ve hissediyorum. Ne kabahat işlediğimi de bilemiyorum" deyince, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri;

-"Yemeklerde ihtiyatsızlık vaki oldu" buyurdu.

-"Yemekler her günkü yemeklerdi" deyince, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri;

-"İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyatsızlık bu hale sebep olmuştur" dedi. İyice düşününce;

-"Yemek pişerken, ihtiyatlı olmayan, helal olduğu şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldığını hatırladım" dedi.

Her işte azîmet ve en evla olan şekliyle hareket ederdi. Ya'ni şüphelilerden sakındığı gibi, mübahların da fazlasından sakınır, mübahları zaruret miktarı kullanırdı.

Birgün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyacı oldu. Hatırından, Hâce Hazretlerinden bir yorgan istemeği geçirdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine bu düşüncesi, zahir olup, namazdan sonra;

-"Filan dervişe ve yorgan ihtiyacı olanlara, yorgan veriniz" buyurdu. O derviş;

-"O günden beri Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum" demiştir.

Muhammed Hâşim-i Kişmî (k.s), Şeyh Tâceddîn'den (k.s) şöyle nakletmiştir:

"Bir gün Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarib, garib, çok üzüntülü olduğu anlaşılıyordu. Ben de onun arkasından gidiyordum. Biraz sonra, arkasından gittiğimi anladı, âh ederek, içli bir ses ile;

-"Ey Tâceddin (k.s), vâridât, feyzler, nurlar, haller ve esrarı üzerime o kadar yağdırıyorlar ki, bu nehir mürekkeb olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz, istenen vasfedilemez" buyurdu.


YÜKSEK HALLERİNDEN...

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri, (istiğrak) tasavvuf halleri içinde kendinden geçmiş bir durumda olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgul oldu. Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmâm-ı Râbbânî (k.s) hazretleri tasavvufta yetişip kemâle ulaşınca, kendini sohbetten ta'lim ve telkinden çekip, dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havâle etti. Kendini bu işten çekip, yalnızlığı tercih etti. Âhirete ait büyük bir elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sâdece cemâatle namaz kılmak için dışarı çıkardı.

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerini kim görse; "Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak isterse, Ebû Kuhâfe'nin oğluna, ya'ni Ebû Bekr Sıddîk'a (r.a) baksın" hadis-i şerifini hatırlardı. Bununla beraber, nazarlarının heybet ve tesiri duvarlara işlerdi.

Gafiller, kendisini görünce; "Onları görenler Allah'ı (c.c) hatırlarlar" hadîs-i şerîfini hatırlardı. Hatta öyle ki; birgün Hindû'ların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerine takılınca, birbirlerine "Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah (c.c) hatırımıza geldi" dediler.

Bir zât şöyle anlatmıştır: "Birgün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin de bulunduğu cemâate dahil oldum. Her taraf dolu idi. Yalnız Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin yanı boş idi. Ben, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerini yakînen tanıyordum. O boşluğa oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin heybet ve azametleri kalbime hücûm etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklaştığım halde sükûnet bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki, ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan düşecektim. Bu hâl bana çok te'sir etti. O günden sonra, o ariflerin büyüğünün hâlis sevenlerinden oldum."

Bütün bu heybeti ile berâber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaçarak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile, yalnız başına sokaklarda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde topladığının üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu kadar ayrılmaz, azîmetle olan amellerde bir gevşeklik olmazdı.

Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zahirde kızmaz, dile almaz ama yakın oldukları halde, bâtınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Ba'zan rüyada îkâz ederdi. Hata ve eksikliklerini talebelerine bu yolla bildirirdi.


VEFATINA YAKIN

Vefatı yaklaştığı son günlerde hanımına;

-"Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hâdise önüme gelir" buyurdu. Mübarek ellerini açtı ve;

-"Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişanıdır" dedi. Yine günlerden birgün, eline bir ayna alıp, hanımını çağırdı ve;

-"Gel beraber bu aynaya bakalım" dedi. O afife hatun şöyle demiştir; "Aynada, onu tamamen beyaz sakallı gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor" dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.

Yine bu günlerde idi. Kendi keşflerini, bir rüya görmüş gibi anlatmaları adeti olduğundan,

-"Evliyaullahdan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri ahirete intikal edecektir. Delhi şehrinin kenarında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun, diye bildirildi" dedi. Bu zatın kim olduğu hususunda, ba'zı talebeleri istihare eylediler, izin verilmediğini anlayınca, istihareden vazgeçtiler.

Yine birgün kendisi için;

-"Bana şöyle bildirdiler ki; senin dünyaya gelmekten maksadın, tamam oldu. Dünyada işin kalmadı, artık sefere çıkmak icab ediyor" buyurdu. Ve yine;

-"Görüyorum ki, kutb-i zaman öldü diyorlar. Bu zamanda kendime mersiye olarak, güzel bir kaside okuyorum ve içinde çok yüksek marifetler bulunduğunu anlıyorum" buyurdu.


HASTALIĞI VE VEFATI

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri Hicri bin oniki senesinin Cemâziyel-âhir ayı gelince, bir hastalığa tutuldu. Bu günlerde şöyle buyurdu:

-"Hâce Ubeydüllah Ahrâr'ı (k.s) rüyada gördüm ve bana; "Gömlek giyiniz" buyurdu. Bu rüyayı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; "Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir" buyurdu.

Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden bir çokları gelmişlerdi. Hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler ve çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalık o hâle geldi ki, gören can vermekte olduğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip;

-"Eğer ölmek bu ise, ne büyük bir nimettir. Bu halden kurtulmak istiyorum" buyurdu. Cemâziyel-âhir ayının yirmibeşinde Cumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görülmeye başladı. Bütün dostlarına bakışları ile veda ederken, talebeleri, ashabı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki:

-"Siz nasıl dervişlersiniz, kazaya rıza dairesinden çıkıp ağlarsınız" diye söylemek istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri "Ya İlahel-âlemîn" mübarek kelimesini söyledi. Sür'atle o tarafa yüzünü çevirip ona baktı. Orada olanlardan biri "Onların bu hareket ve teveccühü hakiki mahbubun ismini duyma şevkindendir" buyurunca, bu sözün te'siri ile mübarek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allah Teâlâ'nın (c.c) ismini zikretmekle meşgul olup böylece; "Allah, Allah... (c.c)" diye diye ruhunu teslim eyledi. Vefatından sonra, en sadık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezarlarını kazdılar. Fakat tabutu oraya götüremediler. Telaşla bir başka yere götürdüler. Tabutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defasında Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yer idi. Burayı beğenmişti. Burada abdest alıp, iki rek'at namaz kılmıştı. O temiz yerden bir miktar toprak eteğine yapışmıştı ve "Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu" buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşad memleketinin padişahını, üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile mezarın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gayet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerifini ziyaret edenler bereket ve şifa bulurlar.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, yazdığı kitaplarda hocası Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerini methetmiş, büyüklüğünü bildirmiştir. Mesela; "Mebde' ve Me'âd" risalesinde şöyle buyurmuştur.

-"Hayr-ul-beşer olan Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ı görmek ve o zamanda bulunup, sohbetine kavuşmakla şereflenemedik ama, Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretlerinin sohbetine kavuşmaktan da mahrum kalmadık. Kavuştuğumuz nimetlere şükürler olsun."


MÜBAREK SÖZLERİNDEN...

Muhammed Bâkî Billah (k.s) hazretleri buyurdular:

-"Kalbinde ma'rifet-i ilâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma. İlmini: mevki, makam ve övünmek için vesile eden alimlerden, aslandan kaçar gibi kaçınız."

-"Cahil tarikatçılarla berâber bulunmaktan sakınınız."


İŞİN ESASI..

-"Ma'rifetin kısım ve mertebeleri çoktur.. İşin esâsı, dinimizin esası üzere olmaktır."

-"Oruç tutmak, Allah Teâlâ'nın (c.c) sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zira Allah Teâlâ (c.c) yemekten ve içmekten münezzehtir."

-"Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onların yolu, hiç eksiksiz Resûlullah'ın (s.a.v) yoludur."

-"Resûlüllah'a tabi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat i'tikâdında bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (bağlılık ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyanın her nimetinden iyidir."


BELÂLAR

-"Rıza sahiblerine, belâlar, musîbet değildir. Onlar belâları beğenmemezlik etmezler. Çünkü, belâları veren yine Allah Teâlâ'dır. (c.c)"

-"Ümît ipinin ucunu hiçbir zaman elden bırakmamalıdır."

-"Sözün özü şudur: Gönül dostla olmalı, beden de işte bulunmalıdır."


HELAL - HARAM

-"Sakın helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!"

-"Haram ve şüpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir."


TEVEKKÜL

-"Tevekkül, sebebe yapışmayıp, tembel oturmak değildir. Çünkü böyle olmak, Allah Teâlâ'ya (c.c) karşı edepsizlik olur. Müslümanın meşrû olan bir sebebe yapışması lazımdır. Sebebe yapıştıktan ve çalışmaya başladıktan sonra tevekkül edilir. Ya'ni istenilen şey, bunun hasıl olmasına sebep olan şeyden beklenilmez. Çünkü Allah Teâlâ (c.c) sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Birşeyin hasıl olmasına sebep olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, edepsizlik olur. Allah Teâlâ (c.c) ihtiyaçlarımıza kavuşmak için kapıyı yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim vazifemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını o bilir. Çoğu zaman kapıdan gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir."

Hâce hazretlerinin küçük oğlu Hâce Muhammed Abdullah (k.s) bir gün elinde bir ayna olduğu halde babasının huzuruna girdi. Hazret-i Hâce (k.s) buyurdular ki:

-"Aynada kendine bak." O da verilen bu emre uyarak aynaya bakar ve Hâce hazretlerinin mübarek yüzünü ak sakallı olarak görür. Halbuki Hazret-i Hâce'nin (k.s) mübarek sakalları henüz siyah olduğundan çocuk şaşırır. Bunun üzerine Hazret-i Hâce:

-"Yüzümüze verilen bu beyazlık ilahî nurdandır. Hayret edilecek bir şey değildir." buyururlar.


İMÂMI ÂZAM GÖRÜNDÜ

Bir gün Hâce Bâkîbillah namazda imamın arkasında Fâtiha'yı okumaya başlar. Hemen o anda İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe hazretlerinin rûhâniyeti tecellî eder ve şöyle der:

-"Ey Şeyh benim mezhebimden olan büyük küçük bir hayli evliya zuhur etmiştir. Hepsi de namazda imamın arkasında Fâtiha'yı okumazlardı. Bu bakımdan senin de bundan feragat etmen uygun düşer."


GECELER...

Hâce hazretlerinin ibadet ve tâat hususundaki çalışma ve gayreti pek büyük bir derecede olup, daima az yer, az uyur ve az konuşurlardı. Her gece akşam namazından teheccüde kadar iki defa Kur'an-ı Kerim'i hatmederlerdi. Daha sonra teheccüd kılıp gün ağarıncaya kadar 21 kere (Yâsin) sûresini okur ve güneşin doğmasından sonra da şöyle derlerdi:

-"Ya Rab! geceler niçin böyle çabuk geçiyor."


GERİ GELDİ

İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin en has ashabından olan Mevlâna Bedrü'd-dîn diyor ki;

-Bir zaman Dehl'e gitmiştim. Cenâb-ı Bâkî'nin kabr-i şeriflerini ziyaret ile yüksek ruhaniyetine teveccüh ettim. Sonsuz manevî inâyetleri olarak, kendi nisbet ve inabe-i hâssalarınadan inabe ve nisbeti bu fakire ihsan buyurmaları zuhur etti. Daha sonra Hâce Kutbüd'd-dîn Bahtiyar Kâki-i Üşî (k.s) hazretlerini ziyaret ettim. Oradan da bana şöyle bir hitab geldi:

-"Bu gün size Hâce Bâkî (k.s) hazretlerinden inayet buyurulan nisbet bizdendir." Sonra Şeyh Nizamü'd-dîn (k.s) hazretlerini ziyarete gittim. Oradan da şu hitaba mazhar oldum.

-"Bizim nisbetimizde sevilmek ve naz hususiyeti galibtir; halbuki Hâce Bâkîbillah'ın (k.s) size verdiği nisbette ise sevmek ve yalvarmak noktası galibtir. Bu size yeter."

Daha sonra Ecmîr isimli yere giderek Çeştiye tarikatının büyüklerinden Hâce Muînü'd-dîn Hasan Sencerî-yi Çeştî (k.s) hazretlerinin kabirlerine gittim ve mânen şu şûretle irşad olundum:

-"Size Hâce Bâkîbillah (k.s) hazretleri tarafından hâsıl olan nisbet bizdendir." Bunun üzerine ben kendilerine şöyle dedim:

Hâce Bâkîbillah hazretleri hayatta iken sizin tarîkatınızdan intisabı olduğunu hiç söylememiştir." O da şöyle buyurdu:

-"Ben bir zaman Nakşiyye ricalinden Yusuf Hemedanî Hazretlerinden ilâhî şevk ve zevki bildiren aşkıye nisbetini almıştım. Sonra Onu Hâce Kutbü'd-dîn Bahtiyar'a verdim. O'nun ruhaniyetinden de Hâce Bâkîbillah Hazretlerine verilmiştir. Halbuki bu nisbet bir Nakşibendiyye nisbetiydi. Nihayet döndü dolaştı sahibine geri geldi.


KALKTI VE BANA BAKTI

Seyyid Gulam Ali Dehlevî (k.s) hazretleri şöyle anlatırlar;

"Bir gün Hâce Bâkîbillah hazretlerinin kabr-i şeriflerine giderek manevî feyzine müteveccih olmuş ve şöyle arzetmiştim:

-Ya Şeyh! sizin hakîkat denizinin dalgalanan teveccühü sayesinde Şeyh Ahmed Serhendî (Müceddid-i Elfi sânî) oldu. Ben fakir de sonsuz inayetlerinizden ümitliyim" dedim. Bir de gördüm ki, Hâce Bâkîbillah (k.s) hazretleri kabirlerinden kıyam etmişler ve bana bakıyorlar. O zaman mevsim yaz ve hava çok sıcaktı. Bir taraftan da Hâce (k.s) hazretlerinin teveccühlerinin harareti ile nefesim daraldı ve fazla duramadım, dışarı çıktım. Fakat o günden beri öyle bir fırsatı kaçırdığımdan dolayı kalbimde hala onun tesirini duyuyorum. Yine de Hazret-i Hâce'nin (k.s) mazhar olduğum o cüz'î teveccühleri bereketiyle, anlatılması mümkün olmayan terakki elde ettim. Eğer biraz daha sabredip durabilseydim daha çok füyüzat elde edecektim.

Hâce Muhammed Bâkîbillah (k.s) hazretleri 1013 sene-i Hicriyesinin Cemaziyelevvelinde 26'ıncı Pazartesi günü 40 yaşında oldukları halde irtihal buyurmuşlardır. Kabr-i Alîleri Dehl'dedir.

Hâce Muhammed Bâkibillah hazretlerinin (k.s) varisi, İmam-ı Rabbânî Ahmed Fâruk-i Serhendî (k.s), halifesi Şeyh Tâcu'ddin (k.s), Mevlâna Emir Hüsameddin (k.s) hazretleridir.







SEMERKAND VAKFI'NDAN ALLAH DOSTLARININ KABR-İ ŞERİFLERİNİ VE CUMA MESCİDİ'Nİ ZİYARET!



3-MAZHAR-I CAN-I CANAN (K.S)

Muhammed Bakibillah hazretlerinin ziyaretinin ardından Semerkand Vakfı heyeti Silsile-i aliyyenin yirmi yedincisi olan Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretlerinin Kabrini ziyaret ettiler.

Delhi'de Şâh Cihân Camii yakınındaki dergâhında olan kabri ziyaret eden Semerkand Vakfı heyeti burada da çeşitli bilgiler aldılar. Okunan Kur'an-ı Kerim ve duaların ardından ekip burada bulunan Dergah Camii'ni de ziyaret ettiler.



Derslerine, sohbetlerine âlimler, amirler, veliler ve halkın devam edip büyük feyz aldığı ve Mir Müsliman, Senaullah Pani-püti (k.s), Gulam Kaki (k.s), Seyyid Âlimullah (k.s), Seyyid Abdullah Dehlevî (k.s) gibi büyük âlimler ve veliler yetiştiren Mazhar-ı Can-ı Canan'ın (k.s) kabri Dergâh Câmii'nde bulunan dört kabirden biridir.




Oradaki kabirlerden biri de Şâh Ebû Sa'îd hazretlerinindir. Hacdan dönerlerken Tunek'de vefât etmişlerdir. Cenâzesini oradan getirip, Abdullah-ı Dehlevî (k.s) hazretlerinin sağ yanına defnetmişlerdir.




2- MAZHAR-I CAN-I CANAN (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i Aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi yedincisidir.

İsmi, Şemseddîn Habîbullah'tır. Hazreti Ali'nin (r.a) neslinden olup, seyyiddir. Yirmi sekiz batında Hazreti Ali'ye (r.a) ulaşır. Babası Mirzâ Cân'dır. Bu isme izâfeten Cân-ı Cânân denilmiştir.

1699 (H.1111) veyâ 1701 senesinde Ramazân-ı şerîfin on birinde Cumâ günü doğdu ve 1781 (H. 1195) senesinde yine bir Cumâ günü Delhi'de şehit edildi. Kabri, Şâh Cihân Câmii yakınındaki Dergâh Câmii'nde bulunan dört kabirden biridir.



Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, küçük yaşta ilim ve mârifet öğrenmeye ve çeşitli mahâretler kazanmaya başladı. İlim ve mârifetler yanında; çeşitli sanat ve fen ilimlerini de öğrendi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri on altı yaşındayken babası vefât etti. Vefâtından önce kendisine vasiyette bulunup; "Oğlum! Bütün vaktini, kemâlâtı yâni olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca! Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme!" dedi.

Babasının vefâtından sonra bu vasiyetine uyarak ilim öğrenmeye ve öğrendikleriyle amel etmeye başladı. Kendisini tasavvuf yolunda yetiştirmek için nerede büyük bir zâtın haberini alsa, hemen ziyâretine gider, sohbetine katılırdı.

Kelîmullah Çeştî, Şâh Muzaffer Kâdirî, Şâh Gulâm Muhammed Muvahhid, Mîr Hâşim Câliserî gibi velîlerin yanında ve daha pek çok büyük zâtın sohbetinde bulunarak kendini yetiştirdi.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; tefsir ve hadis ilmini Hâcı Muhammed Efdal Siyalkûtî'den; Kur'ân-ı Kerîm ilmini, Hâfız Abdürresûl Dehlevî'den ve Farsçayı babasından tahsil etti.

Bu arada İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden feyz alan Şeyh-üş-Şüyûh Muhammed Âbid hazretlerinin feyz saçan huzurlu sohbetlerine kavuştu. Bir zaman hizmetinde bulundu.

Ayrıca Kâdirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarında icâzet aldı. Daha sonra Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî'nin sohbetlerine dört sene devâm ederek, yirmi iki yaşında halîfesi ve vâris-i ekmeli oldu. Tasavvufta Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu ve otuz yıl insanlara doğru yolu gösterdi.

Ders ve sohbetlerine; âlimler, âmirler, velîler ve halk devâm edip, kendisinden çok feyz aldılar. Yetiştirdiği talebelerinin sayısı çoktur. Bunlardan ellisi, tasavvufta Makâmât-ı Ahmediyye denilen yüksek dereceye ulaşmıştır.

Seyyid Abdullah-ı Dehlevî (k.s) ve Muhammed Senâullah-i Osmânî Pâni-pütî Dehlevî (k.s) talebelerinin meşhûrlarındandır. Abdullah-ı Dehlevî (k.s) hocasından duyduklarını Makamât-ı Mazhariyye'sinde toplamış, Senâullah-i Pâni-pütî (k.s) de hocasının ismine nisbetle Tefsîr-i Mazharî adlı bir tefsir yazmıştır.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sâhibiydi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretleri hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâsla bağlıydı. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. "Her neye kavuştuysam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum.

Kulun amelleri nedir ki, Allah Teâlâ'nın (c.c) rızâsına kavuştursun! Fakat Allah Teâlâ'nın (c.c) rızâsına kavuşmuş ve makbûl kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allah Teâlâ'nın (c.c) rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır." buyurdu.

Şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu eden Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretlerinin, ömrünün son günlerinde huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781 senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pek çok kimse toplanmıştı.

Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsîydiler. Huzûruna girince; "Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) sen misin?" dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri (k.s) de; "Evet benim." buyurdu.

Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretlerini, kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücûm edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretleri bu hâliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün Cumâ günüydü. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; "Günün bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cumâ, hem de aşûre günüydü. Akşam olunca üç defâ derin nefes aldı ve şehit olarak vefât etti.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretleri buyurdu ki:

"Kim dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır, hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhâfaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur."

"Dünyâ mel'ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah (c.c) için yapılmayanlar da mel'ûndur. Allah Teâlâ'nın (c.c) sevgisiyle dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allah Teâlâ'nın (c.c) rızâsına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allah Teâlâ'dan (c.c) başka her şeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır."

"Takvânın ve verânın yâni haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu, Resûlullah'a (s.a.v) hakkıyla uymak ve O'nun bildirdiklerini candan kabul etmektir.

Kendi hâlinizi, Kitap ve Sünnette bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer, Kitap ve Sünnette bildirilen hususlara yâni dînin emirlerine uygunsa makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı üzere olmak lâzımdır."

"Evliyânın mezarlarını ziyâret edip, gönlü toplamak için feyz dilemelidir. Evliyânın büyüklerinin ruhlarına Fâtihâ ve salevât sevâbı göndererek, onları Allah teâlâya kavuşmak için vesîle yapmalıdır. Zâhir ve bâtın saâdetlere, ancak onlar vâsıtasıyla kavuşulur."

"Allah Teâlâ'ya (c.c) kavuşmak iki yolla olur! Birincisi Allah Teâlâ'nın (c.c) bütün emir ve yasaklarını eksiksiz yapmak, ikincisi Allah Teâlâ'nın (c.c) sevdiği bir kulunu çok sevmek, kurtuluşuna onu vesîle bilmektir. İkincisi yapılınca, emir ve yasaklar kolay gelir. Yapılan kusurlar da o büyüğün hürmetine affedilir. Böylece Allah Teâlâ'ya (c.c) daha kolay kavuşulur."




SEYYİD ABDULLAH DEHLEVİ

Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretlerinin ziyaretinin ardından Semerkand Vakfı heyeti Silsile-i aliyyenin yirmi sekizincisi olan Seyyid Abdullah Dehlevî (k.s) hazretlerinin kabrini ziyaret ettiler.

Delhi'de Şâh Cihân Camii yakınındaki dergâhında, Şeyhi Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın (k.s) yanında olan kabri ziyaret eden Semerkand Vakfı heyeti mihmandarlardan bilgi alıp, dualar ederek Dergâh Camii'nden ayrıldılar.

Yaşadıkları dönemlere izlerini vuran, çok sayıda âlimin ve velinin yetişmesini sağlayan, insanları irşad eden bu velileri ziyaret etmenin verdiği feyzi ve bereketi üzerlerinde hissettiklerini belirten Semerkand Vakfı yöneticileri, yoğun duygular içerisinde Cuma Mescidi'ne gitmek üzere buradan ayrıldılar.




3-SEYYİD ABDULLAH DEHLEVÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Seyyid Abdullah Dehlevî hazretleri, Silsile-i Aliyye' nin yirmi sekizincisidir. 1745 yılında Hindistan'ın Pencab şehrinde doğdu. 1824'de Delhi'de vefat etti. Kabri Şâh Cihân Camii yakınındaki dergahındadır.

Babası, Abdullatif Efendi (k.s) âlim, salih ve zahid bir zat idi. Bir gün rüyasında Hazret-i Ali ona:"Allah Teâlâ (c.c) sana bir oğul ihsan edecek, o büyük bir zat olacak. Ona bizim ismimizi koyarsın" dedi.

Resulullah Efendimiz (s.a.v) de evliyadan bir zat olan amcasına rüyasında, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doğduğunda, ismini babası, Ali, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, altı yaşına gelince, Hazret-i Ali'ye karşı sevgi ve edebinden kendisine Ali denmesini istemeyip Ali'nin hizmetçisi manasına gelen Gulam Ali dedi ve bu isimle tanındı.

Allah (c.c) vergisi çok üstün bir zekâya sahipti. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. Dini ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi.

Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s) hazretlerinin huzuruna varıp, kendisini talebeliğe kabul buyurmasını istedi. O da: "Sen hoşlandığın bir yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir" buyurdu. "Ben her şeye razıyım efendim" dedi. "Mübarek olsun" buyurup talebeliğe kabul edildi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, 15 yıl sohbetiyle şereflendi. Evliyalıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icazet alıp, halifesi oldu.

Abdullah-ı Dehlevî (k.s) hazretleri buyurdu ki:

"Talebe, sadık olan talip demektir. Allah Teâlâ'nın (c.c) sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. İşlediği günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah'tan (c.c) korkar, titrer, Allah Teâlâ'nın (c.c) sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Rabbini düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allah Teâlâ'nın (c.c) evi bilir. Eshab-ı kiram hakkında hayır konuşur ve isimleri anıldığında "radiyallahu anhüm" der. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Eshab-ı kiram arasında olan şeyleri konuşmamayı emir buyurdu. Salih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edepsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah'ın (c.c) Resulü'nü sevmenin alametidir. Kendi bilgisi, kendi görüşü ile evliya-yı kiramı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerime, hadis-i şerif ve Sahabe-i kiramın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu ile başka türlü söyleyenler mazurdur."




5-CUMA MESCİDİ  (JamaMasjid)

Semerkand Vakfı yöneticileri Dergah Camii ve kabir ziyaretlerinden sonra yine Delhi'de bulunan Hindistan'ın en büyük camisi Cuma Mescidine gittiler. Şah Cihan'ın mimarlık alanındaki en büyük eseri olan cami ile ilgili çeşitli bilgiler edindiler.



Cami, 1658 yılında yapılmıştır ve 25 bin kişinin namaz kılabileceği bir avlusu, üç büyük giriş kapısı, dört kulesi ve 40 metre yüksekliğindeki iki minaresi vardır.



Burada namazlarını kılan Semerkand Vakfı ekibi, cami ve çevresini gezerek bol bol fotoğraf çektiler.








6-MUHAMMED BEDAYUNİ

Gün içinde Muhammed Bakibillah (k.s), Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s) ve Seyyid Abdullah Dehlevî (k.s) hazretlerini ziyaret eden Semerkand Vakfı ekibi o gece Mazharı Can-ı Canan (k.s) hazretlerinin hocası olan Silsile-i Aliyye'nin 26.sı Nur Muhammed Bedayuni (k.s) hazretlerini ziyaret ettiler.



Delhi'nin güneyinde Nizamüddin-i Evliya türbesinin batısında bulunan kabri ziyaret eden ekip aynı yerde bulunan mescid ve medreseyi de gezdiler. Medresede çeşitli temaslarda bulunan Semerkand Vakfı yöneticileri buradaki vakıf ve mütevelli heyeti ile görüştüler.



Semerkand Vakfı heyetini çok sıcak karşılayan mütevelli heyeti ile Ukba (Uluslararası Kardeşlik, Barış ve Ahlâk Derneği) yetkilileri de görüşmelerde bulundu. Burada öğrenim gören öğrenciler, medresenin temel ihtiyaçları konusunda karşılıklı bilgi alışverişinin ardından, burası için yapılabilecek bazı girişimler tespit edildi.



Kültürel temellerimizin kaynaklarını burada görmekten mutluluk duyduklarını belirten Semerkand Yöneticileri, onların burada devam eden hizmetleri için ellerinden geleni yapacaklarını belirttiler.

Semerkand Vakfı heyeti, Nur Muhammed Bedayuni (k.s) hazretlerinin kabrini ziyaret ettikten ve medresede öğrencilerle ve mütevelli heyeti ile görüştükten sonra buradan ayrıldı.




MUHAMMED BEDAYUNİ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i Aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi altıncısıdır. Seyyid olup soyu Peygamber Efendimiz'e ulaşır. Hindistan'ın Bedâyûn şehrindendir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1722 (H.1135) senesinde Delhi'de vefât etti. Türbesi, Hindistan'ın Delhi şehrinin güney tarafında, Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın türbesinin batısında olup ziyâret edilmektedir.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretleri, ilmini ve feyzini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu, büyük âlim ve mürşid-i kâmil Muhammed Seyfüddîn-i Farûkî'den (k.s) aldı. Ayrıca Mirzâ Hâfız Muhsin'den (k.s) de ilim öğrendi. Seyfüddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip icâzet aldı. İlimde o kadar yükselmişti ki; sarf, nahiv, mantık, meânî, tefsîr, hadîs ilimlerinde ve tasavvufta zamânının yegâne âlimi ve rehberi idi. Tasavvuf ehli onunla iftihâr etmişlerdir. İnsanlar ondan feyz almak için sohbetine koşmuşlardır. Bir teveccühü ile talebelerinin kalbleri zikretmeye başlardı. "Sokakta fâsıkla, günâha dalmış kimse ile karşılaşmak kalbde zulmet hâsıl eder." buyururdu ve talebelerinin hangi fıskı, günahı işleyenle karşılaştığını haber verirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhûru ve halîfesi, "Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s)" hazretleri olup, evliyânın büyüklerindendir.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretleri, dînin emirlerine tam uyardı. Şüpheli şeylerden ve haramlardan sakınma husûsunda gayreti son dereceye ulaşmıştı. Yiyeceği ekmeğin ununu helâlden tedârik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir ve açlık ağır bastıkça azar azar yerdi. İstiğrâk ve cezbe hâlleri yâni tasavvufta ilâhî aşk ile kendinden geçme hâli pek ziyâde idi. On beş sene bu hâl üzere yaşadı ve tasavvufî hâllere gark oldu. Ömrünün son zamanlarında bu hâlden ayıklık hâline dönmüştür. Sünnet-i seniyyeye uymakta, edeb ve âdetlerde de Peygamber Efendimiz'e tâbi olmakta büyük bir dikkat gösterirdi. Peygamber Efendimiz'in hayâtını ve yüksek ahlâkını anlatan kitapları devamlı yanında bulundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işlerinde Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) uymaya çalışırdı.

Bir defâsında helâya girerken, yanlışlıkla önce sağ ayağını içeri atmıştı. Bunun üzerine tasavvufdaki hâlleri bağlandı. Üç gün Allah Teâlâ'ya (c.c) yalvarıp, tazarrû ve niyâzda bulunduktan sonra hâlleri tekrar açıldı. Dünyâya düşkün olanlar ile görüşmekten tamâmen sakınırdı. Yiyeceklerinin helâl olması husûsunda çok dikkatli davranırdı. Dâimâ murâkabede bulunurdu. Böylece, Allah Teâlâ'dan (c.c) başka her şeyi unutup, Allah Teâlâ'ya (c.c) yönelerek o kadar çok ibâdet ve tâat yaptığından beli bükülmüştü. Buyurmuştur ki: "Otuz seneden beri kalbimden insanın tabiî gıdâsı olan şeyleri yemek geçmedi. Ne zaman yiyeceğe ihtiyaç duysam yanımda bulduğumu yerdim." Günde yalnız bir defâ yemek yerdi. Kazançları ve yemekleri şüpheli olanların ikramlârına el uzatmazdı.

Bir gün birisi yiyecek bir şey hediye getirmişti. Kendisine takdim edilince, nâzik bir tavırla; "Bu yiyecekte bir zulmet gözüküyor, bir araştırınız!" buyurdu. Bu yiyecek helâldendir diye arzettiler. Fakat araştırınca, bu yiyeceğin gösteriş niyetiyle hazırlandığını anladılar. Dünyâya düşkün olan bir kimse, kendisinden emânet bir kitap istediğinde verirdi. Kitap geri getirilince o kitabı bir yere kor üç gün bekletirdi. Verdiği kimseden kitap üzerine sirâyet eden zulmet, sohbeti bereketiyle dağıldıktan sonra alıp okurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretlerinin en başta gelen talebesi olan Mazhar-ı Cân-ı Cânân (k.s) hazretleri ondan bahsederken, gözleri yaşla dolar ve talebelerine şöyle derdi; "Sizler Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretlerine yetişemediniz, onu görmediniz. Eğer görmüş olsaydınız, îmânınız tâzelenir ve Allah Teâlâ (c.c) ne büyük kudret sâhibidir ki, böyle mübarek bir zât yaratmış derdiniz. Onun keşfi son derece kuvvetli idi. Başkalarının baş gözüyle göremediklerini o, kalb gözüyle görür ve anlardı. Hayâtı baştan sona fazilet ve kerâmetler ile doludur."

Bir defâsında bir talebesi huzûruna giderken, yolda gözü yabancı bir kadına takılıp ona bakmıştı. Hocası Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin (k.s) huzûruna girince, sende zinâ zulmeti görüyoruz buyurarak yabancı kadına bakması sebebiyle günaha girdiğine işâret etmiştir.

Bir defâsında râfizî olup, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ashabına, arkadaşlarından bâzılarına düşmanlık besleyen iki kişi, Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretlerinin huzûruna gelmişlerdi. Râfizî olduklarını saklayıp, kendisine tâbi olmak istediklerini söylemişlerdi. Onların sapık îtikâdda olduklarını anlayıp; "Önce bozuk îtikâdınızdan vazgeçin sonra tâbi olma arzusunda bulunun" buyurdu. Bu iki râfizîden biri huzûrunda tövbe edip, sapık îtikâdından vazgeçti ve saâdete erdi. Diğeri ise sapıklığında ısrar edip, saâdetten mahrûm kaldı.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretlerinin evinin yakınında oturan bir kişi, bir dükkân açıp, afyon, esrâr satmaya başladı. Bunun üzerine Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretleri; "Afyonunun zulmeti bizim bâtın nisbetimizi kederlendirdi" dedi. Bunu işiten talebeleri afyon satan adamın dükkânını yıkıp harâb ettiler. Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, bu işi duyunca üzülüp; "Onun dükkânını harâb etmeniz bizi daha çok kederlendirdi. Çünkü onun afyon, esrâr satmasına mâni olma işi, devletin hâkiminin vazifesidir. Siz başkasının işine müdâhale ettiniz. Böylece dînin emrine muhâlif iş yapıldı. Önce ona; haram olan bu işten vazgeçmesi yumuşak bir dil ile anlatılır. Sonra vazgeçmezse mâni olunurdu" dedi. Sonra dükkânı harâb edilen kimseye altın gönderdi. Talebelerine onunla helâlleşmelerini söyledi. Talebeleri altını verip onunla helâlleştiler. Bunun üzerine, afyon ve esrâr satmaktan vazgeçip, tövbe etti, sonra da Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretlerinin talebesi olup, sâlih bir zât oldu.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s) hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir gün hocam Mirzâ Hâfız Muhsin'in (k.s) kabrini ziyârete gitmiştim. Kabri başında murâkabeye daldım. Bu hâlde iken kendimden geçtim ve hocamı kabrinde görüp, konuştum. Kefeni ve bedeni hiç çürümemişti. Sâdece ayaklarının alt kısımlarına toprak tesir edip hafif dökülmüştü. Bunun sebebini kendisinden sordum, dedi ki: "Sâhibinden izinsiz, o geldiği zaman geri vermek niyetiyle bir taş alıp, abdest aldığım yere koydum. Abdest alırken o taşın üzerine bastım. Ayaklarımda gördüğün toprağın tesiri bu sebepledir." Takvâda çok ileri gidenin evliyâlıkta yükselmesi muhakkaktır."





SEMERKAND VAKFI'NDAN İMAM-I RABBÂNÎ (K.S) HAZRETLERİNİN KABRİ ŞERİFLERİNİ ZİYARET!



İMAM-ı RÂBBANÎ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNÎ ŞEYH AHMED FARUK SERHANDÎ'Yİ ZİYARET (K.S)

Semerkand Vakfı temsilcileri ziyaretlerinin ikinci gününde Serhend'e geçerek, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve âlim, ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslâm'ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, müceddid, müctehid ve İslâm âlimlerinin gözbebeği, Silsile-i aliyyenin yirmi üçüncüsü olan İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ettiler.

63 yaşında vefat eden İmam-ı Rabbânî (k.s), Serhend'de evinin yanında defnedilmiş olup daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırmıştır.

Etrafında camisi, medresesi ve evlatlarının kabirlerinin bulunduğu Türbe-i Şerif'te ilk olarak İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabirleri ziyaret edildi. Ziyarette İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunlarından olan Muhammed Sadık da hazır bulundu. Burada S. Mübarek Erol ile Muhammed Sadık bir süre sohbet ettiler. S. Mübarek Erol ve beraberindeki Semerkand Vakfı yöneticilerini burada görmekten çok mutlu olduğunu belirten Muhammed Sadık, heyete 'Hoş geldiniz' dedi. Daha önce Türkiye'ye geldiğini, Türkiye'de İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) yolundan giden büyük zatların bulunduğunu bildiğini belirten Muhammed Sadık, bundan dolayı çok memnun olduklarını ifade etti. İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) yaktığı ışığın Türkiye'de çok büyük teveccüh görmesi, onun yolundan giden büyük insanların ve vakıfların olmasından dolayı Allah'a (c.c) şükrediyoruz, dedi.

Semerkand Vakfı yöneticileri buradan, halen irşad vazifesi yürütülen İmam-ı Rabbânî (k.s) dergahında bulunan İmam-ı Rabbânî (k.s) Camisi'ni de ziyaret ettiler. Daha sonra İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin 3. Oğlu Muhammed Masum (k.s) hazretleri ve onun oğlu olan Muhammed Seyfeddin'in (k.s) türbelerini ziyaret ettiler. Aynı dergahta bulunan bu türbeleri yaptıran dönemin Afganistan padişahı Şah-ı Zaman'ın mezarı da ziyaret edildi.

Daha sonra İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin yaşayan torunları olan ve irşadı halen devam ettiren Muhammed Sadık ve Muhammed Zübeyir ziyaret edildi. S. Mübarek Erol ve beraberindeki Semerkand Vakfı yöneticilerini çok sıcak karşılayan İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) torunları, Türkiye'ye birkaç kez geldiklerini ve başta dedelerine olmak üzere kendilerine gösterilen sevgiden dolayı da çok memnun olduklarını belirttiler.

İmam-ı Rabbânî (k.s) Dergahı yetkilileri ile Semerkand Vakfı yöneticileri arasında burada bulunan külliye, medrese için neler yapılabileceği, Türkiye'den ne gibi istekleri olduğu konuşuldu. Semerkand Vakfı yöneticileri, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunlarını ve yetkilileri Türkiye'ye davet ettiler.

Karşılıklı görüşmelerin ardından S. Mübarek Erol ve beraberindeki yöneticiler son bir kez daha İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin kabri şeriflerini ziyaret ederek dergahtan ayrıldılar.




İMAM-I RABBÂNÎ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNÎ ŞEYH AHMED-İ FARÛKÎ SERHENDÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

1563 yılında Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbânî (k.s) ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbânî, Rabbânî âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil âlim demektir. Hicrî ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sânî, ahkâm-ı İslâmiyye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in (r.a) soyundan olduğu için, Farûkî nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendî denilmiştir.



Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmam-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Farûkî Serhendî'dir.

Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi, din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı.

Tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerim'i ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlânâ Kemaleddin Keşmirî'den (k.s) ilim öğrendi. Mevlânâ Kemaleddin (k.s) meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkutî'nin (k.s) de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmirî'den (k.s) okudu.

Kadı Behlul-i Bedahşanî'den (k.s); hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadirî ve Çeştî büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risaletü't-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbatü'n-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesâhatı ve belâgatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.



Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend'den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmirî (k.s) ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmirî (k.s), onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi. "Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliplerin onun bir bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir." dedi.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, daha önce mübarek babasından da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; "Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?" diyerek Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeple ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.



İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerini tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend'e dönmesi emredildi. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend'e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: "Kalplere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Taliplerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım."

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavî Tefsiri, Sahih-i Buhârî, Mişkat-i Mesabih, Avarifü'l-Me'arif, Usûl-i Pezdevî, Hidaye ve Şerh-i Mevâkıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Hz. Muhammed'in (s.a.v) dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve veli yetiştiriyordu.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bir müddet Serhend'de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocasını ziyaret için Delhi'ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocasına yapılması mümkün olmayan bir edeple davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Hace Hüsameddin Ahmed'den (k.s) işittim. Hocam İmam-ı Rabbânî'yi (k.s) methedip övdükten sonra; "Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu" buyurdu.



İMAM-I RABBÂNÎ (K.S) HAZRETLERİ ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:

"Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerine hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cemiyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah Efendimiz (s.a.v) zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu."

İmam-ı Rabbânî (k.s)hazretleri, hocası Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi'den Serhend'e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor'a gitti. Lahor şehrinde herkes, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir (k.s), Hace Muhammed (k.s), Mevlana Esgar Ahmed (k.s) ve Mevlana Ravh Hüseyin (k.s) gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri Lahor'da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.



İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin Lahor'daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin vefat haberi geldi. Kalplerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi'ye gidip mübarek kabrini ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalplerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Bakibillah (k.s) hazretlerine gösterdikleri gibi, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip ona bağlandılar.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Serhend'e döndükten sonra, Kadirî tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadirî'nin (k.s) ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal'in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender (k.s), Kehtel'den gelip, Şah Kemal'in (k.s) bereketli hırkasını İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin mübarek omzuna koydu. İmam-ı Rabbânî (k.s) gözlerini açınca, Şah İskender'i (k.s) gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: "Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal'i (k.s) görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu." İmam-ı Rabbânî (k.s), o hırkayı giyip kendi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: "Hazret-i Şah Kemal'in (k.s) hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylanî'yi (k.s), Hazret-i Şah Kemal'e (k.s) kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbânî Abdülkadir-i Geylani (k.s) kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; "Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor." diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, Hace-i cihan Hace Abdülhalık-ı Gucdüvanî'den (k.s) hocam Hace Bakibillah'a (k.s) kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; "Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti" dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; "Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir." dediler.



Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum." İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslâm âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) vefatından bin sene sonra da İslâm düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allah Teâlâ (c.c) kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbânî (k.s) gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, birçok kalpten bâtılı kaldırdı. Bu yüce imamın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allah Teâlâ (c.c) onu, Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) bin sene sonra, İslâm'ı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.



İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid'atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar.

Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fadılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasetlerini daha da artırdı. İmamı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdâdî, Bayezid-i Bistamî gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücûdu inkâr ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri imamdan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; "Meşayih-i izamı inkâr ediyor, Allah Teâlâ'nın (c.c) marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor." dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.



O zamanın sultanı Selim Cihangir Han'ın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehl-i sünnet düşmanı idiler. Halbuki İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Ashab-ı kiram düşmanlarını reddetmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbânî (k.s) bu risalesini Buhara'da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Han'a yollamıştı. "Bunu İran'da, Şah Abbas-ı Safevî'ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur." demişti. Kabul etmedi. Harp oldu. Abdullah Han, Herat'ı ve Horasan'daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safevîler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan'daki bozuk fırkalar, Ashab-ı kiram düşmanları el ele verdiler. Sultana gidip İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikâyet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihan'ı gönderip, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) üstünlüğünü biliyordu. "Babama secde edersen seni kurtarabilirim." deyince, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi.

Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.



Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; "Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir" diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi'ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; "Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir" buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tövbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile Müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkâr tövbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu.

İmam-ı Rabbani (k.s) hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri önceleri; "Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim" buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; "Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak" buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.

Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fâsık ve fâcir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek salih Müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalpleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.



Zamanının âlimleri, imam-ı Rabbani hazretlerine Sıla ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü o, tasavvufun İslâmiyet'ten ayrı bir şey olmadığını İslâmiyet'e uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkam-ı İslâmiyye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; "Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer" buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, İmam-ı Suyûtî'nin (k.s) Cem'ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; "Beni iki derya arasında "Sıla" yapan Allah Teâlâ'ya (c.c) hamd olsun" diye dua etmiştir. Ashabı, talebeleri ve sevenleri arasında "Sıla" ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen "Sıla" ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, Müceddid-i elf-i sânîdir. Yani hicrî ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid'atleri temizleyip, asr-ı saadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri yapmıştır.

Bütün İslâm âlimleri, bu zatın İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimiz'den (s.a.v) tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resûlullah'ın nurları ile aydınlattı. Bid'atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan'da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, Müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslâmiyet'e karşı olanlar da bunu fırsat bilip, Müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslâmiyet'in hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, Müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalplerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid'atlerden temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, Peygamberimiz'in (s.a.v) hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sânî) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkutî'dir (k.s). O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methedip övmüşlerdir.



Hace Muhammed Bakibillah'ın (k.s) talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan (k.s) diyor ki: "İmam-ı Rabbânî'ye (k.s) tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; "Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor." dedim. Hocam sert bir sesle; "Sen, Ahmed'i ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir." buyurdu.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Bir gün Hazret-i İmamın (k.s) huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. "Bunun sebebi nedir?" dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve ovaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: "Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki o nokta Kur'ân-ı Kerim'in harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmayı doğru görmedim ve edep dışı buldum. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebi terk etmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim."

Bir gün, hâfızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur'ân-ı Kerim okumaya başladı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri bu durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerim okumakta olan hâfızdan yüksekte oturmazdı."

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. "Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeyi mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır." buyururdu.

MUHAMMED HAŞİM-İ KEŞMÎ (K.S) ŞÖYLE ANLATMIŞTIR:

"Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki: "Hazret-i Ali'ye (k.v) karşı savaşanları, hele Hazret-i Muaviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat'ını okuyordum. Okuduğum yerde; "İmam-ı Enes bin Malik (r.a) buyurdu ki: "Hazret-i Muaviye'yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebu Bekir'i (r.a) ve Hazret-i Ömer'i (r.a) sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır." yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektubat'ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum.

Rüyamda, senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir halde yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti; "Ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) ashabını sevmediğin için, aldandığını ondan işit." buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zat oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu.

Biraz sonra senin o yüksek üstadın İmam-ı Rabbânî (k.s) kalktı. Beni çağırdı. "Bu oturan zat, Hazret-i Ali'dir (r.a). İyi dinle! Bak ne buyuruyor?" dedi. Yanlarına gidip, selam verdim. "Sakın, sakın! Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) ashabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, asla kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!" dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek; "Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!" buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; "Bunun gönlü daha temizlenmedi. İyi bir tokat vur!" dedi. Şeyh hazretleri, kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince, kendi kendime; "Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim!" dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka hale soktu. Kalbimde Allah'tan (c.c) başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan İmam-ı Rabbânî'ye ve onun yazdıklarındaki marifete inancım iyice arttı."

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri 1615 senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; "Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler." buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekir'e (r.a), Hazret-i Ömer'e (r.a) ve Hazret-i Ali'ye (k.v) de uymuş oluyordu.

1623 senesinde Ecmir'de iken; "Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeye başladı" buyurdu. Serhend'de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; "Ömrümüzün sona ermesi yakındır" buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: "Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icap ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeye başladı."

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri Ecmir seferinden Serhend'e dönünce, artık evinde inzivaya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cuma namazı hariç, evden dışarı çıkmadı. Nur ve esrar menbaı olan hususi odasına; Muhammed Haşim-i Keşmi'den (k.s), yüksek oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hariç, başkalarının girmesi çok nadir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; "Şeyhü'l-İslâm'ın (k.s) (Ebu Ali Dekkak'ın) meşrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadı." sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.

İMAM-I RABBÂNÎ (K.S) HAZRETLERİNİN TALEBELERİNDEN BİRİ ŞÖYLE ANLATMIŞTIR:

"İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzuruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. "Birkaç gün dur!" buyurdu. Sonra tekrar arz edip; "Hemen gidip, döneceğim." dedim. "Birkaç gün sabret!" buyurdu. Fakat "Gidip en kısa zamanda huzurunuza döneceğim." deyince, izin verdi ve: "Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?" mısrasını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefat etti.

Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; "Bütün bu hayratlar, belaların giderilmesi için midir?" diye sordu. Buyurdu ki: "Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:

"Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucak açayım,
Bu devletin, bu nimetin sevinçlerini saçayım."

Muharrem ayının on ikinci günü buyurdu ki: "Bana bu dünyadan öbür dünyaya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezarımı da gösterdiler." Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tazelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Said bir gün, İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevabında; "Allah Teâlâ'ya (c.c) kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum." buyurdu. Yine oğlu; "Allah Teâlâ (c.c), bu işi, bu dünyada çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Madem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz" diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: "Muhammed Said! Allah Teâlâ'nın (c.c) gayretine dokunuyorsun." Oğlu; "Kendi hâlime üzülüyorum" dedi ve gayet samimi bir beyanla, dert ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; "Ey gönlümün süruru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsizlik ve acımasızlık nedendir?" diye arz etti. Bunun üzerine; "Allah Teâlâ (c.c) sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefat ettikten sonra, bu dünyadakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyada, insanlık icabı bazen ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Halbuki öldükten sonra, beşeri sıfatlardan tamamen ayrılma vardır" buyurdu. Bunu söylediği günden itibaren, o günleri saymaya başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshabına; "Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhur eder" buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: "Şu arada hasıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allah Teâlâ (c.c), Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemalatı bana ihsan eyledi." Oğullarının bu sözlerden kalbleri parçalandı. Çünkü bu sözlerde Hazret-i Ebu Bekir'in (r.a); "Bu gün dininizi tamam eyledim" âyet-i kerimesi gelince kalplerine gelen, yani Peygamber Efendimiz (s.a.v) vefat edecektir, ilhamından bir işaret bulunduğunu anladılar.

Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübarek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber Efendimiz (s.a.v) hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefat eylemişlerdi. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, bu hususta da ittiba'ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; "Mangal için şu kadar liralık kömür al!" buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; "Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor" buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefat ettiği gün tamamen bitmişti. Bu hastalık zamanında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakikatleri beyanda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki, kıymetli oğulları Hace Muhammed Said (k.s); "Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu marifetlerin beyanını bir başka zamana bıraksanız nasıl olur babacığım?" diye arz etti. Bunun üzerine: "Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı? Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamayacağım" buyurdular.

Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayı terk etmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duaları, tesbihleri, salavatları, zikri ve murakabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dinimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terk etmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; "Bu bizim son teheccüdümüzdür" buyurdu.

Vefatından biraz önce, kendinden geçme hali görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme halinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrak (nurlara gömülme) sebebi ile midir, diye arz etti. Cevabında; "İstiğrak sebebi iledir. Çünkü bazı çok yüksek haller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, ta ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun" buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme halinden kurtulunca, ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elveda sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutabeata, Peygamberimiz'e (s.a.v) tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid'atten kaçınma, zikir ve murakabeye devam etme hakkında idi.

Buyurdu ki: "Sünnete çok sıkı sarılmak lazımdır." Bu sözleriyle de Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) uymak istemişlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbad bin Sariye'den, Tirmizi ve Ebu Davud şöyle rivayet eder: "Resulullah Efendimiz (s.a.v) bize vaaz ediyordu. Bu vaazdan kalpler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: "Ya Resulallah! (s.a.v) Bu sözleriniz veda vaazına benziyor, bize vasiyet ediniz." Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Size vasiyetim olsun: Allah'tan (c.c) korkunuz, bir köle bile emr-i ilahiyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefa-i raşidinin sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid'atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid'atler dalalettir, sapıklıktır."

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: "Dinimizin sahibi Resûlullah Efendimiz (s.a.v), nasihatlerin en incelerini bile; "Din nasihattır." hadis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinimizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz.

Vefat ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; "Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir." buyurdu.

Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup, zikirle meşgul oldu. Büyük oğlu Muhammed Said, babasının sık sık nefes aldığını görünce; "Hâl-i şerifiniz nasıldır babacığım?" diye arzetti. "İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir." buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allah Teâlâ'nın (c.c) ismini söyledi ve biraz sonra da vefat etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da Peygamberlerin Serveri'ne tâbi oldu. Vefatı 1624 senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesabı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vaki oldu.

O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) vefat ayı olan Rebiyülevvel ayının ilk gecesi, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) huzuruna kavuştu. Hastalık ve humma çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadis-i şerifte; "Bir günlük humma, bir senenin kefaretidir." buyruldu. Çektikleri hastalık, bu hadis-i şerifin manasına uygun oldu.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin nurlu bedeni yıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i İmamın namazda olduğu gibi ellerini bağladığını gördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Halbuki oğulları vefatından sonra, kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddet bu şekilde kaldı.

Yıkayıcı, mübarek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velilik kuvvetinin bir alameti olarak, zayıf bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, bir araya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Halbuki sağ tarafa yatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi icap ederdi. Bununla beraber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek mümkün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu hal iki-üç defa vaki oldu. Nihayet oradakiler, bunda derin bir mana ve gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hace Muhammed Said (k.s); "Mademki, muhterem babam böyle istiyor, böyle bırakalım" buyurdu. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte; "Yaşadıkları gibi ölürler" buyurdu. Bu, Allah Teâlâ'nın (c.c) büyük bir ihsanıdır. Dilediğine ihsan eyler. Onun ihsanı boldur.

İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin cenaze namazını, oğlu Hace Muhammed Said (k.s) kıldırdı. Vefatında 63 yaşında idi. Serhend'de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.

Büyük oğlu Muhammed Said (k.s) buyurdu ki:

"Babamı, vefatından sonra rüyada gördüm. Allah Teâlâ'nın (c.c) kendisine verdiği büyük nimetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihar ediyordu. Kendisine; "Canım babacığım, şükür makamından hiç kimseye bir nasip verdiler mi?" diye arz ettim. "Evet, beni de şükredenlerden eylediler." buyurdu. Arz ettim ki, Kur'ân-ı Kerim'de mealen; "Şükreden kullar azdır." buyruluyor. (Sebe' suresi: 13) Bu âyet-i kerimeden anlaşılan, bu cemaatin, Peygamberler olduğudur. Yahut da Peygamberlerin en büyük ashablarıdır. Hazret-i Ebu Bekir (r.a) gibi deyince; "Evet, öyledir. Fakat beni hususi bir ihsan ve inayetle, o cemaate dahil eylediler" buyurdu.


Eserleri:

1) Mektubat: İslâm âleminde İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat'ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır. Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelâm ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.

Mektubat'ın birinci cildi 1616 senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkanî (k.s) tarafından toplanmıştır. Birinci ciltte 313 mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmî'ye (k.s) yazılmıştır. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; "Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Ashab-ı Bedr'in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim" buyurmuştur.

İkinci cildi ise 1619 senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esmaü'l-Hüsna yani Allah Teâlâ'nın (c.c) hadis-i şerifte geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.

Üçüncü ciltte İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin vefatından sonra 1630 senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî (k.s)tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur'ân-ı Kerim'deki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç ciltte toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani (k.s) hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.

2) Redd-i Revafıd

3) İsbatün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir. Hak sözün Vesikaları kitabı içinde bir bölüm olarak yayınlanmıştır. Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.

4) Mebde' ve Me'ad

5) Adabül-Müridin

6) Ta'likatü'l-Avarif

7) Risale-i Tehliliyye

8) Şerh-i Ruba'ıyyat-ı Abdi'l-Baki

9) Mearif-i Ledünniye

10) Mükaşefat-ı Gaybiyye

11) Cezbe ve Süluk Risalesi




6-MUHAMMED MASUM FARÛKÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Muhammed Masum Farûkî (k.s) hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu.

Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'ân-ı Kerim'i kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası İmam-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır." diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allah Teâlâ'ya (c.c) hamdolsun. Babamın müjdelediğine kavuştum.? demiştir.

16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum? buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.

Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı." buyurmuştur.

Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbilî (k.s), hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend'den, Kâbil'e bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif (k.s), hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi.

Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince; "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim." dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum (k.s) hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum (k.s) hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez." buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalplerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler.


7-MUHAMMED SEYFEDDÎN-İ FÂRÛKÎ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Hindistan'ın büyük velilerinden. İnsanlara İslâmiyet'in emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyada ve ahirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen âlim ve velilerin yirmi beşincisidir. İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin torunu ve Urvetü'l-Vüskâ Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin beşinci oğludur. İsmi, Muhammed Seyfeddîn, nisbesi Fârûkî'dir (k.s). Muhyissünne lakabıyla meşhûr olmuştur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. l684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri, babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin (k.s) türbesinin yakınındaki türbededir.

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin doğumundan îtibâren büyük bir zât ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; "Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah'ın (c.c) selâmı üzerine olsun" mealindeki, Meryem sûresi on beşinci âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti.

Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) küçük yaşından itibaren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi. Sonra amcası Muhammed Saîd'den (k.s) aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve marifet deryası olan babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin (k.s) teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdâbı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye'ye kavuştu. Birçok hâl ve keramet sahibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlâkını üzerinde topladı. Manevi derecelere kavuşup, arifler semasının ayı ve âlimlerin baş tacı oldu. Kendisine, İlâhî hazinelerin kapıları aralanıp, birçok ihsana kavuştu.

Zahiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allah Teâlâ'nın (c.c) dînini, sevgili Peygamberimiz'in (s.a.v) güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin sultanı Evrengzîb Âlemgîr Han'ın (k.s) dinî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi'ye gitti.

Ömrünün her saatini, Emr-i bil-mârûf ve Nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretleri, Delhi'ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zapt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan Âlemgîr Han, kendi isteğiyle ve samimi olarak Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan'da yayılmış birçok bid'at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı.

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan'ın her tarafında İslâmiyet yayılıp Müslümanlar kuvvetlendi. Bid'at sâhipleri ve kâfirler perişân olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretleri, Delhi'deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Han'ın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti.

Sultan Âlemgîr Hân, bir gün Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî'yi (k.s) husûsî bahçesine dâvet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri vardı. Seyfeddîn Fârûkî (k.s) buraya gelince; "Önce altından yapılmış bu balıkları kırın." buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zeki, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah (c.c) adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allah Teâlâ'ya (c.c) şükredip; "Benim saltanatım zamânında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun." diyordu.

Delhi'de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfâr ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.

Bir gün Şehzâde Muhammed Âzam Şâh, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâh kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan geçip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn'in (k.s) feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; "Allah Teâlâ'ya (c.c) hamdolsun ki, benim zamanımda sultanların bile huzuruna zorlukla çıkabileceği evliya kullar yarattı." diye şükr etti.

Muhammed Seyfeddîn, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzâde kendisini davet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzâde, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi. Şehzâde de onun eline su döktü.

Dünyâyı sevenler ve dünyâlık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve berâber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, "Allah (c.c)" ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (k.s) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Elinde olmayarak kendilerinden pek çok hâller ve kerâmetler zuhûr ederdi.

Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: "Açlık ve mücâhede, harika ve kerameti arttırır. Evliyanın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu kalbde dâimâ Allah sevgisini bulundurmaya devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd (dünyadan uzaklaşmak) ve şiddetli mücâhedenin (nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, kerâmet ve tasarruftan ibarettir. Biz bunları işten bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devâm, Allah Teâlâ'nın (c.c) yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) sünnet-i şerîfine tâbi olmak, bir de çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır."

Bir gün Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; "Şeyh çok büyükleniyor." diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn'e (k.s) Allah Teâlâ'nın (c.c) yardımıyla zâhir olunca, ona; "Benim bu hâlim, Allah Teâlâ'nın (c.c) kibriyâ sıfatının tecellîsidir." buyurdu.

Cüzzâm hastalığına yakalanmış biri, Muhammed Seyfeddîn (k.s) hazretlerine gelip şifâ için duâ istedi. O duâ edince hasta iyileşti.

Her hâli İslâmiyete ve sevgili Peygamberimiz'in (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uygun olan Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s)hazretleri bir sohbeti sırasında buyurdu ki:

"Sonsuz nimetlerin sahibi Allah Teâlâ'ya (c.c) hamdolsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allah Teâlâ (c.c) hepimizi daima kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun.

Beyit:     

Allah sevgisinden başka ne varsa,
Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa.

Allah Teâlâ (c.c) sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünya, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefâsızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allah Teâlâ'ya (c.c) kulluk ederek, O'nun vaat ettiği sonsuz saadet yolunu tutar.


DUÂ ORDUSU

Seyfeddîn-i Fârûkî (k.s) hazretleri, Mektûbât'ında yer alan ve zamanın sultanına yazdığı mektupta şöyle buyurdu:

"Sûre-i Hacc'ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allah Teâlâ'nın (c.c) dinine kim yardım ederse, Allah Teâlâ (c.c) da o kimseye yardım eder." buyrulmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: "İstihâre yapan ümitsizliğe düşmez. İstişâre eden de pişman olmaz."Mektubunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duaların kabul olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda, afaki ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allah Teâlâ'ya (c.c) yalvarıyor ve O'ndan yardım diliyorum. Çünkü Hint yarımadasında ve Asya kıtasında İslâm'ın kuvvetlenmesi ve yayılması, dua ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.

Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muhârebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın mânevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Mânevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allah Teâlâ'dır (c.c). Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Yardım, yalnız Allah Teâlâ'dan (c.c) gelmektedir." buyrulmaktadır.

Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderen Allah Teâlâ (c.c) ile yine O'nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazâyı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: "Kazâyı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir." Duâdaki bu tesir bu kudret, silâhlarda aslâ yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Muhâcirînin fakirlerini vesîle ederek, Allah Teâlâ'ya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakîr olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâimâ ümitliyim ve devamlı sizin zaferiniz için dua ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allah Teâlâ sizlere gâlibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bakara sûresi 127. ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle." buyrulmaktadır. Vesselâm."

1) Umdetü'l-Makâmât; s.392
2) Mektûbât-ı Seyfiyye
3) Reşâhât Zeyli; s.46-49
4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.1, s.204
5) İrgâmü'l-Merîd; s.75
6) Hadâikü'l-Verdiyye; s.199
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1141
Makâmât-ı Ahyâr; s.57
9) Hadîkatü'l-Evliyâ; s.112
10) Âdâb; s.63






SEMERKAND VAKFI YÖNETİCİLERİ HAYDARABAD YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ'NÜ ZİYARET ETTİ

Silsilenin önemli birçok halkasını ziyaret eden Semerkand Vakfı yöneticileri, gezilerinin dördüncü gününde Haydarabad'a gittiler. Burada ilk olarak Haydarabad Yüksek İslam Enstitüsü (El Meh'ed El Ali El İslam) ziyaret edildi.

300 civarında öğrencinin öğrenim gördüğü enstitü, üniversite denginde eğitim veriyor. Burayı bitirenler ise Arap dili ve ilahiyat dallarında yüksek lisans veya doktora yapabiliyorlar. Semerkand Vakfı yöneticileri burada da medresenin yöneticileri ile karşılıklı temaslarda bulundular. Daha sonra medrese yetkilileri, ziyaretçileri medrese içerisinde gezdirdiler. Medrese öğrencilerin eğitim yaptıkları, yemek yedikleri, barındıkları yerler, kütüphaneler, okutulan kitaplar ve sınıf ortamları gezildi.







Türkiye'de çeşitli ilim yuvaları için çalışmalar yaptıklarını belirten Semerkand yetkilileri, buradaki medrese ile çeşitli işbirlikleri yapabileceklerini belirttiler.
















SEYYİD MUİNİDDİN HASAN SENCERİYYİ ÇEŞTİ (K.S) HAZRETLERİNİ ZİYARET ETTİLER




SEYYİD MUİNİDDİN HASAN SENCERİYYİ ÇEŞTİ (K.S) HAZRETLERİNİ ZİYARET

Nizamiye Medresesi ziyaretinden sonra Seyyid Muiniddin Hasan Senceriyyi Çeşti (k.s) hazretleri de ziyaret edildi. Hindistan'a İslâmiyet'in gelmesinde çok büyük hizmetleri olan Seyyid Muiniddin (k.s) hazretleri dergâhında halen irşadın devam ettiği öğrenildi. Bunun üzerine orada görevli olan ve Seyyid Muiniddin (k.s) hazretlerinin torunu ile görüşüldü. Türkiye'ye ve Menzil'e geldiğini belirten ve Nakşibendî yolunu hâlâ devam ettiren bu zat, Semerkand ekibine büyük ilgi gösterdi. Her konuda işbirliği yapmak istediğini, Türkiye'de özellikle Semerkand Vakfı'nın çalışmalarını takip ettiğini ve örnek aldığını belirtti.



Bu arada Nizamiye Medresesi ve Haydarabat'ta yapılan tüm ziyaretler, Haydarabat'taki iki farklı yerel gazeteye haber oldu. Semerkand Vakfı'nın yaptığı ziyaretleri haber yapan gazeteler Semerkand Vakfı'na gösterilen ilgiyi gözler önüne serdi.


SEYYİD MUİNİDDİN HASAN SENCERİYYİ ÇEŞTİ (K.S) HAZRETLERİNİ TANIYALIM

Hindistan'ın büyük velîlerindendir. İsmi, Hasan bin Gıyâsüddîn (k.s), lakabı Muînüddîn (k.s)'dir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) neslindendir. 1136 (H.531) senesinde Horasan'da doğdu. 1236 (H.634) yılında Ecmîr'de vefât etti. Kabri oradadır.

Hace Muiniddin (k.s) hazretleri, Hindistan şeyhleri arasında "Tarikat İmamı" diye bilinirlerdi. Mübarek nazarları her kime yönelirse, o kimse Allah'ın (c.c) manevi yakınlığına ererdi. Yedi günde beş miskal (20-25 gram) kuru ekmeği su ile ıslatır, yerlerdi. Hırkalarını yamayıp giyerler ve yıprandıkça eski bezleri yıkayıp üzerine dikerlerdi.



SOY ZİNCİRİ ŞÖYLEDİR:

"Seyyid Muinüddin Hace Hasan Senceriyy-i Çeşti (k.s), onun babası Seyyid Gıyasüddin (k.s), onun babası Seyyid Kemalüddin (k.s), onun babası Seyyid Ahmed Hüseyin (k.s), onun babası Seyyid Tahir (k.s), onun babası Seyyid Abdül'aziz (k.s), onun babası Seyyid ibrahim (k.s), onun babası Seyyid İmam Ali Rıza (k.s), onun babası Seyyid İmam Musa Kazım (k.s), onun babası Seyyid İmam Cafer-i Sadık (k.s), onun babası Seyyid Muhammed Bakır (k.s), onun babası Seyyid Zeynül'abidin Ali (k.s), onun babası Seyyid İmam Hüseyin (k.s), onun babası Seyyidüna İmam Ali bin Ebu Talib (k.s)." (Allah (c.c) onlardan razı olsun)

Horasan'da büyüyüp yetişen Muînüddîn-i Çeştî'nin (k.s) babası Gıyâsüddîn Hasan (k.s), aslen Senceristanlı olup, sâlih ve müttekî bir zât idi. Annelerinin ismi "Hassulmeleke" dir. Üç evlâdı vardı. Muînüddîn (k.s) hazretleri henüz on bir yaşında iken babası vefât edince, kalan mîrâs üç kardeş arasında taksim edildi. Bu taksimde, Muînüddîn-i Çeştî (k.s)  hazretlerine bir bağ düştü. Bağla meşgul olduğu bir gün, İbrâhim Kunduzî (k.s) adında bir velî yanından geçiyordu. Ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra onu bağına davet edip gölgeye oturttu, ona üzüm ikram etti. Fakat o zat üzüme rağbet etmeyerek koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Dişi ile biraz koparıp, Muiniddîn-i Çeştî'ye (k.s) yedirdi. Ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nur hâsıl oldu. Dünyadan tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan'a gidip orada Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand'a geçti. Irak'a gitmek için yola çıktı. Yolu Harun kasabasına uğradı ve zamanının en meşhur velîsi Osman Hârûnî (k.s) hazretlerini tanımakla şereflenip onun talebesi oldu.




SEYYİD MUİNİDDİN HASAN (K.S) HAZRETLERİNİN TARİKAT SİLSİLESİ:

Seyyid-i Kâinat, Efdal-i Mevcudat Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi Vesellem)
Seyyidüna Ali el-Murtaza (k.s)
Şeyh Hasan-ı Basri (k.s)
Şeyh Abdülvahid bin Zeyd (k.s)
Şeyh Fuzayl bin Iyaz (k.s)
Şeyh İbrahim bin Edhem (k.s)
Şeyh Huzeyfe el-Mer'aşı (k.s)
Şeyh Hübeyre el-Basri (k.s)
Şeyh Ulüvvi Dineveri (k.s)
Şeyh Ebu İshak Şamı (k.s)
Şeyh Ebu Ahmed Ebdal-i Çeşti (k.s)
Şeyh Ebu Muhammed bin Ebu Ahmed Çeşti (k.s)
Şeyh Ebu Yusuf Hasan Çeşti (k.s)
Şeyh Mevdud-i çeşti bin Ebu Yusuf Çeşti (k.s)
Şeyh Ahmed bin Mevdud-i Çeşti (k.s)
Şeyh Hacı Şerit Zendeni (k.s)
Şeyh Hace Osman Haruni (k.s)
(Allah (c.c) onlardan razı olsun)

Muiniddin-i Çeştî'ye (k.s) çok alâka gösteren Hâce Osman Harunî (k.s) bir gün ona; "Muiniddîn, abdestini tazele!" buyurunca, gitti ve abdestini tazeledi. Sonra; "Kıbleye karşı otur, Bakara suresini oku!" dedi. Dediklerini hemen yaptı. Sonra; "Yirmi defa salâvat oku" buyurdu. Bu emri de yerine getirdi. Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: "Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs suresini bin defa oku!" Muinüddin-i Çeştî (k.s), hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzuruna gelince, hocası; "Muiniddin! Başını yukarı kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp bakınca; "Ne görüyorsun?" diye sordu. Cevabında; "Yedi kat semayı veArş'ı görüyorum." dedi. "Tekrar bin İhlâs suresi oku!" buyurdu. İhlâs suresini bin defa daha okudu. Sonra, "Başını semaya kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp baktı; "Ne görüyorsun?" deyince, "Azamet perdesine kadar her şeyi görüyorum" cevabını verdi. Sonra; "Gözlerini yum!" buyurdu. O da gözlerini kapattı. "Tekrar oku!" buyurdu, emri yerine getirdi. "Ne görüyorsun?" deyince, "On sekiz bin âlemi seyrediyorum" dedi. Bunun üzerine hocası; "Ey Muiniddin, senin işin tamam oldu." buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. "Bunu al!" buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. "Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır." deyince, hemen paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pek çok feyze kavuştu ve tasavvufta yükseldi.



Bir defasında hocası ile birlikte Kâbe-i Muazzamayı ziyarete gitmişlerdi. Kâbe yanında el açıp dua ettiklerinde, "Muiniddin bizim dostumuzdur." diye bir ses işitildi. Sonra buradan Medîne-i Münevvereye, Peygamberimiz Server-i Kâinâtın (s.a.v) mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Kabrin başına vardıklarında, hocası; "Muiniddin, selâm ver!" buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden "Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu!" diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyaretten sonra Bağdat'a döndüler.

Senelerce hocası Osman Harunî'nin (k.s) derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufta yükseldi ve halîfesi oldu. Elli iki yaşına gelince, seyahatlere çıktı. Bağdât'a gidiyordu. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn-i Kübrâ (k.s) ile tanışıp, birlikte Bağdat'a geldi. Bir müddet kalıp, Hemedan'a geçti. Hemedan'da, mürşîd-i kâmil Yûsuf Hemedânî'yi (k.s) tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Herat'a ve Belh'e giderek ilimde ve tasavvufta çok yükselip pek çok talebe yetiştirdi.

Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri, Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarîkatının imamı sayılır. Çünkü Hindistan'da İslâmiyet, onun gayreti ve hizmetleri ile yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, keramet ve marifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübarek nazarları kime tesadüf etse, doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur'ân-ı Kerîm'i hatmedince, gâibden; "Ey Muiniddin! (k.s) Hatmin kabul edildi." diye bir ses işitildi.

Aldığı manevi işaret üzerine Medîne-i Münevvereden ayrılan Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri derhal Hindistan'ın yolunu tuttu. Kendisini sevenlerden kırk kişi de birlikte idi. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan'a ulaştılar. Ecmîr'e yaklaştıklarında, bölgenin racası (prensi), Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin Ecmîr'e gelmekte olduğunu öğrenince; onu tarif ederek, görüldüğü yerde öldürülmesini emretti.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yollarına devam ettiler. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr racasından emir alanlar, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri yola devam edip, Ecmîr'e girdi. Yanındakiler ile birlikte, bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları yer, Ecmîr racasının develerinin yattığı bir meydan idi. Orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemaatin oturduğunu gördü. "Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce'nin (Ecmîr prensinin) develeri yatar." dedi. Oradakiler hiç karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve; "Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar." dedi. Sonra hoşa giden güzel bir havuzun başına kondular. Burada ibadetle meşgul olup, sohbet ederlerken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine; "Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı, develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat kaldırmak mümkün olmadı. Develer asla kalkmıyor." dedi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, havuz başında iken, bir şahıs; "Ey muhterem zat! Bu oturduğumuz yer Mîr Seyyîd Hüseyin'in makamıdır. Zamanında bu diyar, onun emrinde idi." dedi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri bunu öğrenince; "Allah Teâlâ'ya (c.c) hamdolsun ki kardeşimin mülkünde bulunuyorum! Ecmîr şehrinde putperestlere ait pek çok puthâne vardır. İnşallah Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) işaret ve yardımı ile bunları yıkacağım." buyurdu.



Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri geldiği bu yerde oturuyordu. Hizmetçileri arada bir, inek satın alıp kesiyor ve birlikte yiyorlardı. Bu durum ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihayet büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri namaz kılıyordu. Namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-kürsî'yi okuyup avucundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isabet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâle geldi. Ne yapacaklarını şaşırıp perişân oldular.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin kerametleri karşısında tutunamayan putperestler, savaşmaktan vazgeçtiler. Puthânelerine dönüp gittiler ve aciz kaldıklarını belirterek rahiplerinden yardım istediler. Rahip bir müddet sustuktan sonra; "Ey dostlarım! Sizin o karşılaştığınız zat, kendi dininde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenebilirim." dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden talim edip okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine durum bildirilince; "Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç tesiri olmaz. İnşallah onların rahibi doğru yola girecek." buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, namaz kıldığını gördüler. Hiçbirinin yürümeye gücü kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, ona yaklaşamadılar. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, namazını bitirince dönüp onlara baktı. Önlerine düşüp gelen rahipleri, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin mübarek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı. Bu hâlden kurtulmak için, her ne kadar putlarının ismini söylemek, "Râm, Râm! demek istediyse de, ağzından hep "Rahîm, Rahîm! sesi çıkıyor, Allah Teâlâ'nın (c.c) ismini söylüyordu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, yanındakilerden birine bir bardak su verip, rahibe vermesini söyledi. Rahip, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip Müslüman oldu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, rahibin ismini Şadi koydu.

Raca, bu hâdiseden sonra, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine karşı, Hindistan'ın en meşhur sihirbazı olan Ecipâl'ı, Ecmir'e çağırdı. Ecipâl, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine doğru giderken yapmak istediği sihri düşünüp hazırlamak istiyor, fakat aklına gelen sihri hemen unutuyordu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Ecipâl, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin yanına gelince, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri Şadi'yi yanına çağırdı ve bir bardak vererek; "Ey Şadi! Şu bardağı al ve şu havuzdan doldur. Doldururken, Yâ Bedûh, de!" buyurdu. Şadi "Yâ Bedûh!" diyerek bardağı havuzun içine daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Bu keramet karşısında putperestler, hayretler içinde kalıp, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin kerameti karşısında aciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecipâl, geri dönüp Raca'ya; "Bütün sihirbazlar aciz kaldılar. Bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım." dedi. Fakat o da aciz kaldı. Sonunda, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin verdiği bir bardak suyu içince, hemen değişti, gönlü aydınlanıp küfür ve sapıklıktan kurtuldu. Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin teveccühü ile yüksek makamlara ve üstün derecelere kavuştu.

Bütün bu hâdiseler, Ecmir racası ve Hindistan'ın diğer racaları tarafından hayret ve şaşkınlıkla takip edildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin karşısında aciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olup, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine uymakla şereflenen Şadi ve Ecipâl, hocalarına; "Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi, böylece bütün halkın sizden istifade etmesini arzu ediyoruz." dediler. Bu teklifleri kabul edildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, Muhammed adında bir talebesine; "Git, şehrin ortasında bizim için münasip bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz." buyurunca, emri yerine getirildi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Raca'ya gönderdi. Ona; "Ey katı kalpli kimse! Putperestliği bırak! Allah Teâlâ'ya (c.c) iman edip, Müslüman ol! Yoksa hakir, zelil ve çok pişman olur, ah edersin." demelerini tembih etti. Talebeleri emir üzerine, Raca ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Raca'nın kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla iman etmedi, Müslüman olmaktan mahrum kaldı. Gelenleri geri çevirdi.

Raca'yı İslâm'a davet etmek için giden talebeler, Raca'nın daveti kabul etmemesi üzerine gelip, durumu Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerine bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murakabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; "Eğer bu bedbaht kimse, Allah Teâlâ'ya (c.c) iman etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim." buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr'e geldi.

Sultan Muizzüddîn (Şihâbüddîn) Gûrî, Horasan'da bulunduğu sırada, rüyasında Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerini gördü. Onun huzurunda edeple ayakta duruyordu. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona; "Şihâbüddîn! Allah Teâlâ (c.c) sana Hindistan sultanlığını ihsan etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht Raca'yı tutup, cezasını ver." buyurdu. Uyanınca hayrete düşen Sultan Şihâbüddîn, rüyasını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, tabirini sordu. Âlimler; "Sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, oraları fethedeceksin! Endişelenme, gönlünü hoş tut. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri sana himmet edecek." dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn, ordusunu alıp, Hindistan'a hareket etti. Hindistan'da Ecmîr racasının ordusuyla karşılaştı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn galip geldi ve Raca yakalanıp esir edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr'den Dehli üzerine yürüyen İslâm ordusu, Dehli racası Pethûra'nın ordusunu mağlup edip, kendisini esir aldılar. Sultan Şihâbüddîn, Dehli'de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan'da kaldıktan sonra Gazne'ye döndü. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet, Hindistan'da her tarafa yayıldı. Pek çok insan küfür hastalığından kurtulup, Müslüman olmakla şereflendi. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan'da asırlarca İslâm'a hizmet ettiler.

Bir gün Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri huzuruna biri geldi. Edepli bir tavırla oturup; "Çoktan beri sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasip oldu." dedi. Adamın bu sözü üzerine, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; "Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!" dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: "Ey efendim! Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerametinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yoktu." dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ayaklarına kapandı ve; "Bana dilediğiniz cezayı verin!" dedi. Bunun üzerine Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri; "Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!"buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı. "Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama." buyurdu. Sonra; "Ey Yüce Allah'ım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsan eyle." diyerek, ona dua etti. Bu adam, tövbe edip Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin duasını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duanın bereketiyle, çok nimetlere kavuştu. Kendisine kırk beş defa hac yapmak nasip oldu. Nihayet Kâbe'nin civarında vefat etti ve Mekke-i Mükerremede mücavirlerin defnedildiği kabristana defnedildi.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmânî (k.s) ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî (k.s) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: "Ey dostlar, bana keşfolundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyadan göçmeyecek." buyurdu. Neticede işaret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri sevenleriyle ve talebeleriyle birlikte olduğu zaman buyurdu ki:

"Sadık talebe, hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yani, nefsin istemediği şeyleri yapar, istediği şeyleri yapmaz. Büyük âlimlerin yolunda gidip çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, on dört şeyi usul edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zaruri görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır.

BU ON DÖRT MAKAM ŞUNLARDIR:

1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem'in (a.s) makamına işarettir.
2. İbadet makamı. Bu makam, İdrîs'in (a.s) makamıdır.
3. Zahidlik, dünyaya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, İsa'nın (a.s) makamıdır.
4. Rıza makamı. Kadere rıza göstermek. Bu makam, Eyyûb'un (a.s) makamıdır.
5. Kanaatkârlık. Bu makam, Yâkûb'un (a.s) makamıdır.
6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus'un (a.s) makamıdır.
7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf'un (a.s)makamıdır.
8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb'ın (a.s) makamıdır.
9. İrşâd makamı. Bu makam, Şît'in (a.s) makamıdır.
10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd'un (a.s) makamıdır.
11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh'un (a.s) makamıdır.
12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır'ın (a.s) makamıdır.
13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim'in (a.s) makamıdır.
14. Makâm-ı Muhibban'dır (muhabbet makâmıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) makamıdır.

Bir defasında; "Tövbekâr mürid kime denir? diye sorulunca; "Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Harunî'den işittim. Buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allah Teâlâ'nın (c.c) dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır. İkincisi, şefkattir. Şefkat, güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü, tevazudur. Tevazu, toprak gibidir (toprakta gül biter)."

Sohbetlerinde buyurdu ki:

"Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz."

"Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyacını söyleyen hiç kimseyi mahrum etmez, ihtiyaçlarını karşılar."

"Senelerce ilim ve marifet talep edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb, yani Allah Teâlâ'ya (c.c) yakınlık menziline ulaştım. Dünya ehlini, dünyaya düşkün olanları, dünya ile meşgul buldum. Ahireti düşünen ahiret ehlini mahcup buldum. Tasavvuf ehli ve takva sahibi olduğunu iddia eden sahtekârlardan uzak durup, yüz çevirdim."

"Kurtuluş; salihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunursa, bu iş onu kurtarır ve yükseltir. Salihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir."


"HAKİKAT EHLİ OLMAK İÇİN ŞU ON ŞARTA UYMAK LÂZIMDIR:

1. Tam bir marifete sahip olup, Allah Teâlâ'nın (c.c) rızasına kavuşmak.
2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek.
3. Daima hak yolu gösterip, insanlarla hep faydalı şeyler konuşmak.
4. Tevazu sahibi olmak.
5. Uzlet.
6. Bütün Müslümanları iyi bilip,kendini herkesten aşağı görmek.
7. Rıza, kadere razı olmak ve teslimiyet.
8. Sabır ve tahammül.
9. Yanıp erimek, acz ve niyâz içinde olmak.
10. Kanaat ve tevekkül üzere olmak.

"Rabbini tanıyıp seven kimse, her an O'nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allah Teâlâ'nın (c.c) zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın (c.c) azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir.?

Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, vefatından kırk gün evvel, Dehli'de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn'in (k.s) acilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber ulaşır ulaşmaz Hâce Kutbüddîn (k.s) hemen yola çıktı. Ecmîr'e geldi. Bir gün talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyadan ayrılırım." buyurdu. Bu söz talebelerine ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu gibi çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin (k.s), Dehli'ye gitmesini emreden bir fermân yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emanetlerini (bunlara mahsus olan bazı eşyayı) ona verdim." buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e (k.s) hitaben; "Senin yerin Dehli'dir." buyurdu. Hâce Kutbüddîn (k.s) hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehli'ye gitmek üzere Ecmîr'den ayrılacağım zaman hocamın huzuruna çıktım. Külâhını başıma koydu. Mübarek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin (k.s) âsâsını, kendi okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i, seccâdesini, nalınlarını verdi ve; "Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emanet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emanetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emanetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek ispat etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emanetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyamet günü Allah Teâlâ'nın (c.c), Resûlullah'ın (s.a.v) ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzurunda mahcup olurum." buyurdu.

Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn (k.s), bu nimetlere şükür olarak ve çok mesuliyetli olan vazifesinde kolaylık vermesi için Allah Teâlâ'ya (c.c) niyaz ile iki rekât namaz kılıp gözyaşları içinde dua etti. Sonra, Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allah Teâlâ'ya (c.c) emanet ediyorum." dedi. Sonra şöyle buyurdu:

BİLİNİZ Kİ, ŞU DÖRT ŞEY TASAVVUFUN ESÂSLARINDANDIR:

1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir salik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde görünmelidir.
2. Fakirleri maddî ve manevî olarak doyurmalıdır.
3. Allah Teâlâ'nın (c.c) ihsan ettiği nimetlere şükredemediği, O'na lâyık ibadet yapamadığı ve akıbetinin nasıl olacağını bilemediği için, daima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için dışarıdan çok neşeli, mesut ve memnun görünmelidir.
4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezaket ve sevgiyi her zaman göstermelidir." Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsaade etmeyip, hemen kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübarek vazifede cesur bir er olduğunuzu ispat ediniz, gösteriniz!" şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn (k.s), Dehli'ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri vefat etti.

Hâce Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri, vefat edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi almadı. Ancak bazı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin vefat edip, Hakk'a kavuştuğunu gördüler. Peygamber Efendimiz (s.a.v), o gece oradaki birçok evliyaya rüyalarında; "Biz bugün, Allah'ın (c.c) sevgili kulu Şeyh Muînüddîn'i (k.s) karşılamaya geldik." buyurmuştur.

Ecmîr'de dergâhının bulunduğu yerde defnedildi. Kabri önce kerpiçten, daha sonra taştan yapıldı. Önce Hâce Hasan Nâgûrî (k.s) tarafından tamir ettirildi. Sonra Şihâbüddîn Muhammed Şâh Cihân (k.s) tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescit yaptırıldı.

Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinden dört asır sonra Hindistan'da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyet'i Hindistan'a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, 1623 (H.1033) senesinde Ecmîr'e gittiğinde, Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve "Hâce hazretleri (k.s) merhamet eyledi. İhsanda bulundu. Hususi bereketlerinden ziyafetler verdi. Çok konuştuk, sırlar açıldı." buyurmuştur.

İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri onun kabrini ziyaret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri de kabul ederek; "Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsan etti. Bunu kefenim olması için saklayalım." buyurdu. Bir sene sonra vefat edince, o örtüyü kefen yaptılar.

Muiniddin-i Çeştî (k.s) hazretleri Allah Teâlâ'nın (c.c) rızasına kavuşmak için çırpınır, talebelerini de bu gayeye sevk ederek buyururdu ki:

"Irmak akarken zaman zaman gürültü çıkarır ve zaman zaman etrafını zorlar. Ancak sonunda denize kavuşarak sükûnete erişir. Allah Teâlâ'nın (c.c) rızasına kavuşmak arzusu ile yanan kimsenin de hâli böyledir."

Kendisi hakikaten Allah (c.c) adamıydı. Güneş gibi herkesi faydalandıran bir davranış içinde ve toprağın herkesi kabul etmesi gibi misafir severdi. "İyi olan Allah (c.c) adamları ile birlikte bulunmak, hayırlı bir iş yapmaktan daha iyidir, bunun gibi kötülerle ve İslâm düşmanlarıyla bulunmak, kötü bir iş yapmaktan daha kötüdür. İnsana en çok zarar veren günah, kendi gibi olan insanları aşağı görmektir." buyururdu.

Allah Teâlâ'nın (c.c) bütün kullarına nehirler gibi sınırsız yardım ederdi. "Allah Teâlâ'yı (c.c) ibadetler içinde en çok razı eden ibadet, zayıf ve mazlumları sevindirmek ve rahatlatmaktır. İhtiyaç sahibini hayal kırıklığına uğratmayan kimse, hakiki derviştir. Cehennem ateşinin söndürülmesinin en iyi yolu, açı doyurmak, susuz olanın susuzluğunu gidermek, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görmek ve sefalet içinde bulunanla dostluk kurmaktır." buyururdu.

Kendisi çok sabırlıydı ve sevdiklerine sabırlı olmayı tavsiye ederdi: "Sabır, şikâyet etmeksizin üzüntüye katlanmak ve sıkıntılara göğüs germektir." buyururdu.

Ölüme hazırlıklı olmayı tavsiye eder, ölümle ilgili olarak şöyle buyururdu: "Arif, ölümü dost, rahatlığı da düşman görür. Allah Teâlâ'yı (c.c) devamlı hatırlamayı en büyük saadet bilir. Başının üstünde dolaşan ölümü düşünerek son yolculuğu için hazırlığını tam yapar."

Kendisi güler yüzlü olup; "Arifin bir özelliği insanlara karşı devamlı güler yüzlü olmasıdır." buyururdu.

Ömrü boyunca pek çok insanın imanla şereflenmesine vesile olan Muînüddîn-i Çeştî (k.s), birçok talebe yetiştirdi. Bunların en meşhurları: Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî (k.s), kendi oğlu Hâce Ferîdüddîn (k.s), Hamîdüddîn Nâgûrî Sûfî (k.s), Şeyh Vecihüddîn Sa'd bin Zeyd (k.s), Hâce Burhâneddîn (k.s), kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl (k.s), Şeyh Muhammed Türk (k.s), Şeyh Ali, Sencerî (k.s), Hâce Yâdigâr (k.s), Abdullah Beyâbânî (k.s) gibi pek çok kıymetli kimselerdir.


MUÎNÜDDÎN ÇEŞTÎ'Yİ (K.S) ÇAĞIRIN!

Muînüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyaret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhur olunca, orada durmaz, kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke'ye olmuştur. Mekke-i Mükerremeye gidip, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etti. Bir müddet Mekke'de kalıp, oradan Medîne-i Münevvereye gitti. Peygamberimiz Server-i Âlem Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) kabr-i şerîfini ziyaret etti. Bir müddet de Medine'de kaldı. Bir gün Mescid-i Nebî'de iken, Ravza-i Mutahharadan, Peygamberimiz'in (s.a.v) türbesinden; "Muînüddîn'i çağırınız!" diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedar; "Muînüddîn! (k.s)" diye bağırdı. Birkaç yerden "Efendim!" sesi işitildi. Sonra; "Hangi Muînüddîn'i istiyorsunuz? Burada Muînüddîn adında bir çok kişi var." dediler. Bunun üzerine türbedar geri dönüp, Ravza-i Mutahharanın kapısında ayakta durdu. İki defa, "Muînüddîn-i Çeştî'yi (k.s) çağır!" diye nida eden bir ses işitti. Türbedar bu emir üzerine cemaate karşı; "Muînüddîn-i Çeştî'yi (k.s) istiyorlar!" diye bağırdı. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salavât okuyarak Peygamberimiz'in (s.a.v) türbesine yaklaştı ve edeple ayakta durdu. Bu sırada; "Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel!" diye bir ses işitince; kendinden geçmiş bir hâlde, Resûl-i Ekremin türbesine yaklaştı ve sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'yı (s.a.v) görmekle şereflendi. Peygamberimiz (s.a.v); "Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan'a gitmen gerekir. Hindistan'a git! Hindistan'da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyin adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. Şu anda şehit oldu. Orası kâfirlerin eline geçmek üzere, senin oraya gitmen sebep ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakir olacaklar, güçsüz ve tesirsiz kalacaklar." buyurdular. Sonra ona bir nar verip; "Bu nara dikkatle bak ve nereye gitmen gerekiyorsa, görüp, anla!" buyurdu. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri, Server-i Âlemin verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimiz'i (s.a.v) göremedi. Fatiha okuyup dua etti ve yardım dileyip, Ravza-i Mutahharadan (Peygamberimiz'in (s.a.v) türbesinden) ayrıldı.

FAZLA ALMA

Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halifesi Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî (k.s) şöyle anlatmıştır: "Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Hiç kimseye itiraz edip, azarladığını görmedim. Bir gün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ'nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcup oldu. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nazik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabul etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; "Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma." dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryat ederek; "Tövbe ettim, bana dua ediniz, bu hâlden kurtulayım" diyerek yalvardı. Muînüddîn-i Çeştî (k.s) adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam, Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu."


FELÂKETE UĞRAMASINLAR

Talebesi Hâce Kutbüddîn-i Şîrâzî'ye (k.s) yazdığı mektupta, Muînüddîn-i Çeştî (k.s) şöyle buyuruyor: "Kıymetli kardeşim Delhili Hâce Kutbüddîn. Allah Teâlâ (c.c) sana iki cihan saadeti nasip eylesin. Şunu yazmak isterim ki, Hakk'ı arayan hakiki talebelerime bildireceğim manevi bilgileri bildir de, felâkete uğramasınlar. Allah Teâlâ'yı (c.c) tanıyan, O'ndan bir şey istemediği gibi, herhangi bir arzuya sahip olmaz. O'nu tanımayanlar bunları anlamaz. Diğer bir nokta ise, aç gözlülüğü, tamahı bırakmaktır. Tamahı bırakan, istediği şeylere kavuşur. Allah Teâlâ (c.c) böyle kimseler hakkında; "İsteklerine gem vuran, Cennet'e girer." buyurdu. Kalbini Allah Teâlâ'dan (c.c) çeviren ve aşırı isteklere düşen, belâ kefenine sarılır ve pişmanlıklar mezarına gömülür. Aşırı isteklerini bırakıp, kalbini Allah Teâlâ'ya (c.c) çeviren, af kefenine sarılır ve kurtuluş mezarına gömülür. Allah Teâlâ'nın (c.c) istediğini kabul eden, O'nun korumasına kavuşur.

Şimdi, eğer tasavvufun ne olduğunu bilmek istersen, her türlü rahatlığı bırak, bu yolun büyüklerinin sevgisini kalbine yerleştir. Eğer bunları yaparsan, tasavvufun sırları sana açılmaya başlar. Allah Teâlâ'yı (c.c) isteyen, bunu, hem kalbi, hem de ruhu ile beraber yapmalıdır. İnşallah kalp, şeytanın şerrinden korunur ve her iki dünyada isteklerine kavuşur. Benim hocam, Allah Teâlâ (c.c) ona yüksek dereceler versin, bir kere bana; "Muînüddîn, Allah Teâlâ'nın (c.c) huzurunda bulunan kimseyi biliyor musun?" diye sordu ve şöyle buyurdu: "O daima itaattedir. Allah Teâlâ'dan (c.c) ne gelirse kabul eder, verilenlerdeki nimetleri görür. İşte bu, bağlılıkta en önemli şeydir. Buna sahip olan, dünya sultanıdır. Selâm ederim."


NASÎHAT

Muînüddîn-i Çeştî (k.s) hazretleri vaaz, nasihat ve sohbetleriyle insanların kurtuluşu için gayret ettiği gibi, sultanlara ve devlet adamlarına sözlü ve yazılı nasihatlerde bulunurdu. Sultan Şihâbüddîn Gûrî'ye şu vasiyetnameyi yazıp gönderdi. "Allah Teâlâ (c.c) Delhi hükümdarı Muizzüddîn Sâm'ı mübarek eylesin. Bu fakir size ve emriniz altındakilere manevi ve maddî rahatlık için dua ettikten sonra derim ki: Peygamber Efendimiz (s.a.v) beni, Allah Teâlâ'nın (c.c) izniyle bu ülkeye manevi şefaatçi ve idareci olarak masum insanları korumak, onların emniyetini sağlamak, onları hükümdarların ve şeytanî kuvvetlerin baskı ve zulümlerinden korumak için tayin etti. Bu fakir Allah Teâlâ'nın (c.c) izniyle bu vazifeyi tam olarak yapmaya çalışıyorum. Bu vazifeyi kalbimin bütünüyle, sınıf, inanç ve din farkı gözetmeksizin hayatta olduğum sürece yapmaya devam edeceğim.

Bu fakir size ve arkadan geleceklere iyi bir hükümdarlık için aşağıdaki kaidelere uymayı tavsiye ve ikaz ediyorum. Hakikatte bu kaideler bu ülkedeki, Hindu olsun, Müslüman olsun, Mûsevî olsun, Hıristiyan ve Mecûsî olsun bütün hükümdarlar için geçerlidir. Kim bu kaideleri din farkı gözetmeksizin tatbik ederse, Allah Teâlâ (c.c) onu muvaffak kılar ve o düşmanlarından korkusu olmaksızın, sağlık ve sıhhatle tebaasını idare eder. Her kim ki bu kaideleri göz ardı eder onlara uymazsa, Allah Teâlâ'nın (c.c) gazabı onunla olur, ülkelerinde ayaklanmalar ortaya çıkar. Sağlıklı bir hayat süremez ve netice olarak ülkesi dağılır, gider. Bu kaidelere bu sebepten bütün insanlık için uyulması gerekir.

Bu kaideler şunlardır: Birincisi; Allah Teâlâ'nın (c.c) sana tebaa olarak verdiği kimselere zulmetme. Çünkü Allah Teâlâ (c.c) insanları sever ve onlara zulmedenleri sevmez. İkincisi; günahlar içinde bir hayat yaşayıp hükümdarlık vazifelerini ihmal etme. Üçüncüsü; benim talebelerime ve onların tâbilerine, Allah (c.c) adamlarına ve zamanın velilerine sevgi ve nezaketle muameleyi ihmal etme. Çünkü onlara böyle muamele etmeyi Allah Teâlâ (c.c) ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) sever. Dördüncüsü; yukarıdaki kaideler aynı zamanda bütün diğer hükümdarlar, valiler ve devlet teşkilâtlarında vazifeli olan bütün vazifeliler için geçerli ve gereklidir."

Kaynak: Serhaber



Bu haber Duyurular kategorisine yayınlandı. 5740 kere okundu.

                         

 yükleniyor...



1. Hacı ve umrecilere iftar daveti
2. Serdar Tuncer sevenleri ile buluştu
3. Semerkand Yayınları'nın fuar takvimi belli oldu
4. Küçük bir işaret değiştirir hayatları
5. Doğu Anadolu'da Muhabbet Geceleri
6. Mostar dergisinin 111. Sayısı çıktı
7. Muhabbet Geceleri yapılacak
8. Danimarka'da Muhabbet Gecesi
9. Semerkand yazarı Siraceddin Önlüer 19. İzmir Kitap Fuarı'nda
10. Bursa yapacağı bu açılış ile 10. Semerkand İletişim Merkezi’ne ulaşacak

11. Özür Dilerim tiyatrosu Şanlıurfa ve İlçeleri'nde sahne alacak
12. Semerkand Yazarı Hüseyin Okur Eminönü Kitap Fuarı'nda
13. Hüseyin Okur ve Siraceddin Önlüer 19. İzmir Kitap Fuarı'nda
14. Muhabbet Geceleri Kadirli, Kozan ve Esenler'de sahne alacak
15. Özür Dilerim tiyatrosu İstanbul Kâğıthane'de sahne alacak
16. Bursa'da iki Semerkand İletişim Merkezi daha açıldı
17. UKBA'nın Balkanlar'daki izleri
18. Muhabbet Geceleri düzenlenecek
19. Bağlarbaşı Semerkand İletişim Merkezi açıldı
20. Semerkand Bahçelievler şubesinden huzurevine yönelik çalışma



Künye
Bize Ulaşın
Haber Alarmı
Rss